ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  2- KUR'AN VE TEOKRASI
 

2- KUR'AN VE TEOKRASI

79. Kur'an'da devlet başkanı, yö­ne­ticiler ve yönetim sistemiyle ilgili özel bir hüküm yoktur. Bu konuda Hz. Muhammed'den de bir emir ve tavsiye gelmemiştir. Bu, yö­netici­lere bir kutsallık verilmediğini on­ların hiç bir konuda dokunulmaz sayılamadığını göste­rir. Teok­rasi bu anlayışa zıt olarak Allah'ın yetkisi­nin bir kuruma devri veya onunla paylaşılması an­lamına geldiği için bu yetkiyi kullananların sorumsuz, kutsal ve dokunulmaz olmasını ge­rektirir. Kur'an'a göre böyle bir dav­ranış şirktir. Allah Teâlâ şöyle bu­yurur:

"De ki: Çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı bulun­mayan, acizlik­ten ötürü bir dosta ihtiyacı olma­yan Allah'a hamdolsun." O'nu bü­yükle­dikçe büyükle."  (İsra 17/111)

Kur'an'a göre Peygamberler bile yaptığından sorumludur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

6-"Kendilerine elci gönderilenleri kesinkes sorguya çekeceğiz. O elçileri de kesinkes sorguya çekeceğiz.

7-Yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız , çünkü uzakta değiliz.

8-O gün tartı  yapılacağı doğrudur. Kimin tartıları ağır gelirse, işte  böyleleri  başarmış olacaklardır.

9-Kimin tartıları az gelirse böyleleri  de ayetleri­mize karşı haksız dav­ranışları sebebiyle kendilerini kay­betmiş olacaklardır. (Araf 7/6-9)

 

Teokrasi de yöneticilerin za­lim­liği, onların suçu değil, Allah'ın in­sanları ceza­landırması sayılır. Halbuki Allah zalimlerden uzak durmayı emreder. O, şöyle buyurur:

 

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمْ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ

113-Siz, zalimlik yapanlara yönel­meyin, yoksa o ateş size de doku­nur. Allah'tan başka size velilik ya­pacak kimse yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz. (Hud 11/113)

 Haksızlık yapan kim olursa ol­sun, haksızlığa uğrayanın yanında olmak gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Her kim, zulme uğradıktan sonra hakkını alacak olsa ona karşı dur­manın bir  yolu yoktur.

Asıl yol, İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı bulunmalıdır. Onların payına düşen elemli bir azaptır.  (Şurâ 42/41-42)

 

Kendi kötü davranışlarını Allah'ın onayladığını, sadece Allah'a ortak koşanlar söyler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eş koşanlar dediler ki: "Eğer Allah dileseydi onun dışında hiçbir şeye kulluk etmezdik. Bunu ne biz ve ne de babalarımız yapardı. O'nun buyruğu olmadan bir yasak da koymazdık." Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere düşen açıktan açığa bildirmekten başka ne olabilir ki?" (Nahl 16/35)

 

Teokrasi, Allah'a boyun eğer gibi yöneticilere boyun eğmeyi is­ter. Onlara itaat Allah'a itaat, on­lara muhalefet Allah'a karşı gelmek sayılır. Kur'an bunu da şirk sayar. Çünkü onların Allah'ın emrine aykırı isteklerine boyun eğen, o ko­nuda onları Allah'ın ye­rine koymuş olur. Şirk yani Allah'ın yetkisini pay­laşma veya birileriyle paylaştırma kalkama günahı bağışlanmaz tek günahtır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah kendine ortak koşulmasını bağışla­maz, bunun altında olanı dilediği kimse için bağışlar." (Nisa 4/48)

 

 A- Yönetimle İlgili Kurallar

80. Kur'an'ın devlet yönetimi ile ilgili kuralları evrenseldir. Bunlar her türlü rejimde savunulabilir. Onların yokluğu hu­zursuzluğa ve kargaşaya yol açar. Onlara doğru­dan karşı çıkmak insanı güç du­ruma sokar. Bu kural­lara uyan her sistem, ideal bir devlet sistemi ha­line gelir. Şimdi bunlardan bir ka­çını teokrasi ile mukayeseli ola­rak gö­relim. 

a- Adalet

81. Kur'an, bir ön şart koy­maksı­zın adil olmayı emreder. Bu se­beple yöneticiler, din, ırk, yaş, cin­siyet ve sosyal konum vs. ayırımı yap­maksı­zın herkese adil davran­makla yükümlüdür. Bu konudaki emirler kesindir.

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنْ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (90)

90- Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emre­der; hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Belki tutarsınız diye size öğüt verir. (Nahl 16/90)

 

82. Allah zorbalara boyun eğ­meyenleri ödüllendireceğini bil­dirmek­tedir.

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُۤوا اِلٰى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرٰى فَبَشِّرْ عِبَادِ (17)

17-Zorbalardan, onlara içtenlikle boyun eğmekten[1] kaçınıp Allah'a yöne­lenler varya, İşte bu müjde onlaradır. Kullarımı müjdele. (Zümer 39/17)

 

83. Teokraside adalet olmaz. Çünkü bu sistemde kamu yararına uygun yönetenler Tanrı'nın haki­miyetinin gerçek ör­nekle­ri, adalet­sizce ve diktatörce yönetenler de Tanrı ta­rafından in­sanları günah­karlıklarından dolayı ceza­landırmak için görevlendirilmiş kişiler olarak algılanırlar. Böyle bir yöne­timde adalet aramak boşuna olur.

b- Hürriyet

84. Dinin hür iradeyle seçilmesi Allah'ın değişmez yasası­dır. Bu se­beple bütün pey­gamberler hürriyet konusu üstünde ti­tizlikle durmuş­lardır. İnsanlara; "Allah'tan başka­sına ibadet etmeyin" deme­leri­nin anlamı budur. Çünkü İbadet söz­lükte taat anlamına gelir. Taat bo­yun eğmek demek­tir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anlamında kullanılır[2]. Türkçede buna kulluk ve köle­lik denir.

"Allah'tan başkasına ibadet et­meyin" demek, Allah'tan başkasına kul-köle olmayın, demektir. Bu se­beple teokratik sistem, peygam­ber­lerin bu ortak isteklerine aykırı­dır. Çünkü bu sistem insanları yönetici­lere köle etmektedir.

Burada inanç ve ibadet hürriyeti ile inandığı gibi yaşama hürriyeti, özel önem kazanmaktadır.

(1) - inanç ve ibadet hürriyeti

85. Dinin özü imandır. İmanın temeli de onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tas­diki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası in­sanın en hür olduğu yerdir. Bu se­beple hiç kimse bir inancı kabule veya inkara zorlanamaz. Çünkü bu, insan fıtratına aykırıdır. Allah Teâlâ şöyle buyu­ruyor:

Dinde zorlama yoktur; artık doğru ile eğri birbirinden iyice ay­rıl­mıştır. Bundan böyle kim zor­ba­ları tanımaz da Allah'a inanırsa kop­mak bilme­yen sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilen­dir.” (Bakara 2/256)

86. İnsanlar ibadete de zorlana­maz. Çünkü ibadet için ni­yet ge­rekir. Niyet, bir şeye içten karar vermek­tir. “Ameller ni­yetlere gö­redir[3]." Bir ibadetin ne maksatla yapıldığını, tam olarak bir o ibadeti yapan bir de Allah bilir. Niyetsiz ibadet yapı­lamadığından zorla iba­det olmaz. Birisine zorla namaz kıldırılabilir ama niyet et­mezse na­maz kılmamış, bo­şuna yatmış kalkmış olur. Bu da bir şeye yaramaz.

87. Bir kimsenin müslüman ol­ması için bir tören yapılmasına ge­rek yoktur. İnanılması gereken şeylere içten inandı mı müslüman olur. Ama hırıstiyanlıkta dine kabul, vaf­tiz töreniyle olur. Böyle bir tören kişiyi, onu dine kabul edenlerin manevi baskısı altında bırakır. İnsanları dine kabul yetkisini Allah Hz. Muhammed'e bile vermemiştir. O, şöyle buyurur:

 

"Sen, sevdiğini yola geti­remez­sin, ama Allah, di­lediğini yola geti­rir. Yola gele­cekleri en iyi o bilir."  (Kasas 28/56)

 

(2) - İnandığı gibi yaşama hürri­yeti

88. İnanç bir kalp işi olduğu için inanç hürriyetini tanımanın veya tanımamanın bir anlamı yoktur. Ancak din hürriyetinden bahsedi­lebilir. Din deyince, o dinin bütün emir ve yasakları anlaşılır. Bunun daha açık ifadesi, inandığı gibi yaşama hür­riyetidir.

89. Devletin vatandaşı ile ilişkisi dinî veya ideolojik boyutta değil, adalet boyutunda olur. Müslümanların devlet ge­lene­ğinde, insanların inandığı gibi ya­şamaları sağlanmış ve inançlara hakaret fırsatı verilmemiştir. Mesela Osmanlı, mey­hane aç­mayı ve do­muz yetiştirmeyi müslüman kesime yasak­larken hırıstıyanlara serbest bırakmıştır. Çünkü onların inançla­rına göre bunlar günah değildir.

Bu anlayış, İspanya'dan kaçan yahudilere kucak aç­mamıza ve on­lara huzurlu bir hayat sağlama­mıza sebep olmuştur. Onlar bunun hatırasına Türkiye'de 500. Yıl Vakfı'nı kurmuşlardır.  

c- Aklın kullanılması

90. Akıl insanı hayvandan ayırır. İnsan arzularını dizginleyebi­lirse güzel şeyler olur. Arzular öne çıkarsa düşünceler, bakışlar ve anlayışlar değişir.

91. Kur'an daima aklı kullanmaya çağırır. Kur'an'da akıl  keli­mesi geçmez onun yerine 16 yerde lübb'ün  çoğulu olan  elbâb  ge­çer. Lübb, lekesiz saf akıl[4] an­lamına gelir. Çünkü şart­lanmış, menfaatlerinin ve bek­lenti­lerinin esiri olmuş kişiler de akıllıdır ama onlar akıllarını gereği gibi kulla­na­mazlar. Kullansalar bile çı­kan so­nuca güven duyup bağla­namazlar. Onların akılları lekeli ve bulanıktır. Öncelikle aklı, arzuların esiri ol­maktan kur­tarmak gerekir.

Kur'an'da akıl kö­künden tü­re­til­miş olup aklı kullanma an­lamındaki kelimeler 48 yerde ge­çer. Bunlardan biri şöyledir:

"Allah pisliği akıllarını kullanma­yanların üstüne bırakır." (Yunus 10/100)

 

92. Teokratik sistem, vatandaşın aklını kullanmamasını ve bir şeye ka­rışmamasını ister. Jean Calvin'in şu ifadeleri bunu açık bir şekilde göste­rmektedir:

"Fertler kamu ile ilgili konularda kendilerini yetkili görme­meli, dev­let işle­rine karışmamalı, yönetici­le­rin yetkisine gi­ren işlere bu­run­larını sokmamalı ve genel olarak ka­muyu ilgi­lendiren herhangi bir gi­rişime kalkışmamalıdır­lar. Kamu dü­zeninde düzeltilmesi ge­rekli olan bir bozukluk varsa kargaşa çıkarmamalı, ellerinin bağlı ol­duğu bir işe kendilerini sok­mamalıdır­lar. Bu alanda eli kolu bağlı olmayan tek kişi yöne­ticidir[5].

Buna karşılık Kur'an, insanın et­rafında olup bitenlerle ilgi­lenme­sini, yanlış davranışlara karşı çık­masını ister. Kur'an'da, İsrailoğullarından inkar edenlerin, Hz. Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlendikleri ve bu­nun se­bep­lerinden birinin şu olduğu açıklanır:

"Onlar birbirlerinin işledikleri fe­nalıklara engel olmazlardı. Yapmış ol­dukları şey ne kötü idi!" (Maide 5/79)

Hz. Muhammed de şöyle der: "Sizden kim bir kötülük gö­rürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yet­mezse diliyle dü­zeltsin. Ona da gücü yetmezse içten içe karşı çık­sın. Bu imanın en zayıf olanıdır[6]."

d- Yalnız Allah'tan korkmak

93. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "insanlar­dan korkmayın, ben­den kor­kun, ayetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin."  (Maide 5/44)

"Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır."  (Tevbe 9/13)

Teokrasi, yöneticiden korkul­masını ister. Jean Calvin'in sözleri şöyledir: "Ülkenin babası, halkının ço­banı, barışın koruyucusu, adale­tin başkanı, suçsuzların sa­vunu­cusu olan yö­neticinin gücünü ka­bul etmeyen kişi haklı olarak deli sayıl­malıdır[7]." Demek ki bu sis­temde yöneticiden korkmayan ve onun gücünü kabul etmeyen deli damgası yer.

e- Yanlışa karşı çıkmak

94. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ (104)

104-"İçinizde iyiliğe çağıran bir öncü­ler grubu bulunsun. Doğruyu em­retsin­ler ve uygunsuzluğa engel olsunlar. İşte böyle toplum­lar düz­lüğe çıkar­." (Al-i İmran 3/104)

 

Firavun Mısır'da güçlü bir krallık kurmuştu. Halkını köle yerine ko­yar, onlar da ona baş eğerlerdi. Allah bunu kınamış ve  şöyle bu­yurmuştur:

"Musa'yı belgelerimizle ve açık bir yetki ile göndermiştik,

Firavun'a ve adamlarına... Ama onlar Firavun'un buyruğuna uydu­lar; oysa Firavun'un buyruğu doğ­ruyu gös­termiyordu."  (Hud 11/96-97)

 

Bir kişi, Hz. Muhammed'e sordu:

"- Hangi cihad daha değerlidir?

Dedi ki, " Zalim sultanın yanında söylenen doğru söz[8]."

Teokrasi, yetkililerin zalimliğini Allah'ın halkı ceza­landırması saya­rak kutsamaktadır
. Böyle bir sistem zalim sultanın yanında söylenecek her doğru sözü yanlış sayar. Çünkü bu sistemde yetkililerin yaptığı her şey doğru, onlara karşı çıkmak yanlıştır. Jean Calvin'in şöyle diyor:

".. Karakterleri ne olursa olsun, bu saygıyı, hatta bu din­darca bağlı­lığı bütün yöneticilerimize so­nuna kadar göster­mek zorun­dayız... Bundan itaatin adil yöne­ticilere gösteri­leceği sonucunu çıkarıyor­sanız yanlış dü­şünüyorsunuz.  ...Eğer bir vahşi ta­rafından zalimce işkence görürsek, eğer haris ve lükse düşkün biri ta­rafından doy­mak bilmez bir şekilde so­yulacak olursak, eğer bir tembel tarafından ihmal edilecek olursak, eğer kısa­cası doğruluğumuz yü­zünden dine ve kutsal şeylere saygısız olan bir prens tarafından eza görecek olur­sak ilk önce işlediğimiz günahları hatırlayalım, çünkü Tanrı, şüphe­sizdir ki karşımıza çıkan bu kötülük­lerle bizi cezalandırmaktadır. Böylelikle bo­yun eğiş bizi sabırsız­lığımızdan kurtaracaktır. Ve düşü­nelim ki bu kötülük­leri tedavi et­mek bizim üs­tümüze düşmez. Bizim üstümüze düşen tek şey, bütün kralların yü­rek ve yön­seme­leri elinde olan Tanrı'nın yardımını istemektir[9]."

 

95. Kur'an'a göre bir kimsenin etkili ve yetkili bir makamda ol­ması onun doğru davrancağı anlamına gelmez. Yanlış dav­ranan kim olursa olsun, onun bu davranışı onayla­namaz.

Güçlü kral Firavun Hz. Musa'ya karşı halkına şöyle demişti:

" Ey kavmim! Mısır'ın hakimiyeti bende değil mi?

Bu nehir­ler be­nim topraklarımın içinde akmıyor mu? Görmez misi­niz?"

"Yoksa ben şundan, daha ne demek istediğini bile açıklayama­yan şu alçaktan iyi değil miyim?" (Zuhruf 43/51-52)

 

Firavun dedi: "Bırakın beni Musa'yı öldüreyim; o da Rabbini ça­ğırsın bakalım. Çünkü korkarım o, sizin dininizi değiştirir veya bu toprakta karı­şıklık çıkarır."

Musa şöyle dedi: "İşte ben, be­nim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sı­ğınırım. Hesap gü­nüne inanmayan her kibirlinin şer­rinden." (Mümin 40/26-27)

 

Çünkü Hz. Musa, gere­ken her uyarıyı yapmış, ama Firavun bu uyarılara zul­münü artırarak cevap vermişti. Bütün bunlar, siyasi çalışmalara katılıp yanlış davranış­lara engel olmak için elden ge­leni yapmayı zorunlu kılar. Ama teokratik sistem bunu ka­bul etmez.

 

 B- Mezhep Ve Tarikatlar

Buraya kadar anlatılanlar sünni mezheplerin görüşüdür. Ama şiilik ile tarikatlar öyle değildir. İran'da şianın imamiye kolu yaygındır. Şimdi İran şiilerinin konu ile ilgili görüşleri ile tarikatların bazı görüşlerine bakalım.

a- İran benzeri İslam cumhuri­yeti

96. İran'a hakim olan mezhep şiiliktir. Bu mezhep dev­let başka­nının kim olacağı hususunda çıkan ihtilaftan doğ­muştur. Onlara göre imam, yani devlet başkanı Hz. Peygamber tarafından tayin edil­miş olmalı ve bütün günah­lar­dan arındırıl­mış bulunmalıdır. İlk şiiler bu şahsın Hz. Ali olduğu ko­nusunda itti­fak etmişlerdir. Onlara göre devlet başkanlığı siyasi değil dinî bir makamdır. Onların imamlık, yani dev­let başkanlığı konusun­daki bazı görüşleri şöyledir:

"İmamlık ancak Allah'tan nass (açık bir emir) ile, yahut o imam­dan önceki imamın onun imame­tini be­yaniyle tahakkuk eder. İnsanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz. İnsanlar di­lediklerini imam ola­rak tayin, yahud dilediklerini azil hak­kına sahip değillerdir.[10]"

Şia'nın konu ile ilgili inançları şöyledir:

"İmamın da peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizli­likte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumun­dan vefatına dek masun (korunmuş) olduğuna inanıyoruz. İmam, imametten önce, sonra, soy boy şe­refi bakımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılmadan, yanlış iş gör­meden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masundur[11]."

 

97. İran'daki şiilerin, İmamın sıfat­ları ve bilgisi ile ilgili inançları şöyledir:

"İmamın peygamber gibi, yiğitlik, kerem, temizlik, gerçeklik, adalet, tedbir, hikmet ve bütün üstünlükler ve iyi huylar bakımın­dan halkın en seçkini olması gerekir ve buna inan­maktayız...

İmamın ilahî hükümlere, ilahî maarife, bütün bilgilere sahip ol­ması, peygamber, yahut kendisin­den önceki İmam vasıtayla­dır. Yepyeni bir şey hakkında da imam, Allahu Talâ'nın ona ih­san ettiği kudsi kuvvetle, ilham yoluyla ge­reği gibi hükmeder, o şeyi kün­hüyle anlar, bilir. Bir şeye yöne­lirse, onu bilmek dilerse, o şey hakkında, ancak gerçeği bilir, ya­nılmaz, şüpheye düşmez, bu hu­susta aklî delillere, yahut belle­ten­lerin belletmesine ihti­yacı yok­tur. Bilgisi iktiza edince daha da derin­leşir. Daha da zi­yadeleşir..." 

"... İmamlardan hiçbiri bir mual­lime gitmemiş, bir mürebbi­den bir şey öğrenmemiştir... Hiç biri bir hocadan ders gör­memiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye git­memiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca ona derhal en doğru cevabı ver­mede­ler. Dillerine bilmiyorum sözü gel­mediği gibi cevap ver­mek için dü­şünmeleri yahut cevabı bir müddet sonraya tehir et­meleri de vaki değildir...[12]"


98. Şiilerin imamlara itaat konu­sunda inançları şöyledir:

"Onların buyrukları Allah'ın buy­ruklarıdır. Yasakları O'nun ya­sak­la­rıdır. Onlara itaat Allah'a itaattır. Onlara isyan, Allah'a is­yandır. Onları seven Allah'ı sever. Onlara düşman olan Allah'a da düşman olur. Onların emirlerini reddetmek caiz değildir[13]."

 

Bu görüşler teokrasi ile bağda­şır. Ehl-i sünnetin bunları kabul et­mesi mümkün değildir. Şia'nın imamlar için söylediklerinin ço­ğunu ehl-i sünnet pey­gamberler için dahi söylemez. Çünkü Kur'an'a göre Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi bir insandır. Bizden farkı, Allah'ın Elçisi olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, sizin tanrını­zın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin."  (Kehf 18/110)

99. Sünniler devlet başkanlığını si­yasi bir makam sayarlar. Bu se­beple devletle­rini, İslam adıyla değil, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı gibi adlarla kur­muşlardır. Dört ha­life döneminde devlete ad bile konmamış­tır. Sünniler, devlet baş­kanını sıradan bir insan sayar, ona olağanüstü kişilik vermezler. O da herkes gibi yanılabilir ve yanlış kararlara varabilir­.

Bir gün Halife Ömer min­berden şöyle seslen­mişti: “Ey in­san­lar, ona salat ve selam olsun Muhammed'in gö­rüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteri­yordu. Bizim gö­rüşü­müz ise sa­dece zan ve so­rumlu­luk al­tına gir­mekten iba­ret­tir.”

Halife Ebûbekir bir ko­nuda Allah’ın kita­bında ve Hz. Muhammed’in sün­ne­tinde bir şey bulamazsa kendi görüşüne göre icti­had eder ve şöyle derdi: “Bu benim gö­rüşümdür. Doğruysa Allah’tan, yanlışsa bendendir. Allah’ın beni bağışlama­sını di­le­rim.”

Halife Ömer bir ki­şiyle karşılaş­mış ve ne var ne yok, diye sor­muştu. O da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler de­mişti. Bunun üzerine Ömer; “Eğer ben olsaydım şu şekilde hükme­derdim.” dedi. Adam dedi ki;

“Senin hükmet­mene ne engel var, yetki senin elindedir.”  Ömer şöyle cevap verdi:

“Senin me­seleni Allah’ın Kita­bına ya da Allah'ın Elçisinin hük­müne dayan­dır­saydım bunu ya­pardım. Ama mese­leni gö­rüşe da­yandı­rıyorum, görüş belirtme hakkı or­taktır. Benim gö­rü­şüm Ali’nin ve Zeyd’in görüşünü değersiz hale getir­mez[14].”   

b- Tarikatlar

100. Tarikatlar teşkilatlıdır. Onların tekkeleri ve zaviyeleri vardır. Her birinin bir ruhâni reisi yani şeyhi bulunur. Onlara göre şeyh, kul ile Allah arasında bir vasıta, Allah'ın kaplarından bir kapıdır[15]. Tarikata giriş el alma (bey'at) denen bir iş­lemle gerçekleşir. Böylece şeyh müridi Allah yolunda teslim almış sayılır. Kurtuluş için bir tarikata girmek şarttır[16]. Şeyh pey­gamberin vekili[17] ve yanılmaz bir otoritedir[18]. O müridin ma­nevi babasıdır[19].

 

101. Bunlar Kur'an'a açıkca aykırı şeylerdir. Nasıl gerçek İncil'in dı­şında oluşan Kilise, teokrasinin kaynağı olmuşsa bizde de Kur'an'ın dışında oluşan tarikatlar teokratik düşünceye zemin hazır­lamışlardır. Tarikatlar ta­rafından asırlarca işlenen fikirler bugün tari­kat mensubu olmayan kişileri de sarmıştır.

Hiç bir tarikat kilise gibi teşkilat­lanmış değildir. Bugüne kadar bir tarikatın emrine girmiş devlet de olmamıştır. Kur'an var olduğu sü­rece bunun ger­çekleşmesi bekle­nemez. Tarikatlarla ilgili şikayet edilecek bir çok konu vardır. Bunlar, müs­lümanların Kur'an ışı­ğında eğitilmesiyle ortadan kalkar.


C- Cami Ve Teokrasi

102. İslamda ruhban sınıfı yoktur. Camiler kilise teşkilatı gibi örgüt­lenmemiştir. Eskiden camide gö­revli imam ve müezzin bile bulun­mazdı. Cemaatten biri ezan okur, ehli­yetli biri de namaz kıldırırdı. Camilerin düzenli olarak açılması, ezanın zamanında okunması, cami bakımlarının yapılıp eşyasının ko­runması gibi ihtiyaçlar cami görev­lerinin ihdasına sebep olmuştur. Cuma namazı için de durum aynı­dır. Ancak Cuma günü büyük bir cemaate namaz kıldırmak ve on­lara hitabetmek bir çok kimsenin ilgisini çe­keceği için bu konuda çekişme ve tartışma çıkabilir. Bunu göz önünde bulunduran Hanefî mezhebi, Cuma namazını ya o yerleşim yerinin en yetkili kişisinin ya da onun tayin edeceği bir kişi­nin kıldırmasını şart koşmuştur. Yoksa ibadet için toplaşan insan­lar birbirine girebilirler [20].

103. Bir kimsenin müslüman ol­ması tamamen kendi kararına bağ­lıdır. Bunun için caminin veya bir dinî kuruluşun onayı aranmaz. Vaftize benzer bir törenin yapılması da sözkonusu değildir. Çünkü İslamda ne din adamı, ne de bir başka kişi Allah adına hereket edebilir. Zaten Allah müslüman ol­mayı öyle bir kaideye bağlamıştır ki, buna kimse karışamaz. Çünkü dinin özü imandır. İmanın temeli de onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası in­sanın en hür olduğu yerdir. Bu se­beple hiç kimse bir inancı kabule veya inkara zorlanamaz. Allah Teâlâ şöyle buyu­rur:

“Dinde zorlama yoktur; artık doğru ile eğri birbirinden iyice ay­rıl­mıştır. Bundan böyle kim zor­ba­ları tanımaz da Allah'a inanırsa kop­mak bilme­yen sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilen­dir.” (Bakara 2/256)

Kiliseye benzer bir teşkilatı ol­mayan, din adamlarını birer ruhanî lider değil, sadece din konusunda toplumu aydınlatan ve onlara ör­nek olmaya çalışan kişiler olarak gö­ren bir dinin teokrasiyi kabul etmesi sözkonusu olamaz.


DEVAMI»»


[1]- Ayette "onları ibadet etmekten" ifadesi geçiyor. Onun yerine "içtenlikle boyun eğme" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü ibadet içiyle ve dışıyla boyun eğmektir. Eğer bu boyun eğme Allah'ın isteğine uygunsa ona ibadet edilmiş, aykırıysa başka şeye ibadet edilmiş olur.

[2]- İbnu Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut 1410/1990. Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât (Safvân Adnan Davudî’nin tahkikiyle) Dımaşk ve Beyrut l412/l992, s.529

[3]- Bu hadis-i şerif, Sahih-i Buhârî’nin en başında yer alır.

[4]- er-Rağıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz'il-Kur'an, Beyrut 1412/1992, s. 733.

[5]- Jean Calvin, Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi 2, Yeni Çağ. s.49.

[6]- Müslim, İman 78 (49).

[7]- Jean Calvin, Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi 2, Yeni Çağ. s.49.

[8]- Nesaî, Bey'a, 37, Babü men tekelleme b'il-hakki 'inde imamin câir.

[9]- Jean Calvin, Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi 2, Yeni Çağ. s.51.

[10]- Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâaid'ül-İmâmiyye, Şia İnançları (Türkçeye çeviren Abdülbaki GÖLPINARLI) İstanbul 1978, s. 50.

[11]- Şia İnançları, s. 51.

[12]- Şia İnançları, s. 52-53.

[13]- Şia İnançları, s. 54.

[14]- İbnu'l-Kayyım el- Cevziyye, I'lâmu'l-Muvakkıîn, Beyrut l407/1987 c. I, s. 54.

[15]- Abdulgani en-Nablusî'nin bu konuda şöyle dediği nakledilir: "Bir kimse Allah yolunda kendini teslim alan bir şeyhe teslim olursa onun, Allah'ın kapılarından bir kapı olduğuna inanması gerekir. Şeyhi bu mertebede görmek mertebelerin en düşüğüdür. Şuna da inanmalıdır ki, şeyhden kenide ne gelirse Allah'tan bilmeli, şeyhten bilmemelidir. Eğer hayır gelirse Allah'ın ona hidayeti, şer gelirse O'nun imtihanıdır. Şu halde salikin yani tarikata girmiş bir kimsenin şeyhini Allah'ın kapısı bilmesi ilk basamaktır.

İkinci basamak salikin şeyhini, Allah'ın isim ve sıfatlarının ortaya çıkıp gözüktüğü kişi olarak bimesidir. Allah'ın emir ve yasaklarıyla yükümlü olan kimse nasıl saygı duyarsa şeyhinin yanında o şekilde saygılı olmalıdır. Bu orta basamaktır.

Üçüncü basamakta salik şeyhini hiç görmemelidir, o manevidir. Onun yerine Allah'ın sıfatlarını görmelidir. Şeyhi arada fani bilmeli, Allah'ı bâkî bilmelidir. Doğrusu da budur. Bu hal üç basamağın en üstüdür. ( KOTKU, Tasavvufi Ahlâk, İst. 1982, c. II s. 185

[16] Mehmet Zahid KOTKU'nun konu ile ilgili ifadeleri şöyledir: Kalbi huzur-ı ilahiye  dühulden men eden sıfat-ı mezmumeden halas edecek bir şeyhi, mürşit ittihaz etmek insan için vacibdir diye icma ve ittifak vakidir.  Fena sıfatlardan kurtulmağa vesiyle olan bir şeyhi mürşid ittihaz etmeyen kimseler, Allah Teâlâya ve Resûl- zî şânına isyan etmiş olurlar. Zira hak bir tarika salik olmayan kimse mürşitsiz bu sıfatlardan kurtulamaz. (KOTKU, Tasavvufi Ahlâk, c. II s.183)17]- Hasan Kamil YILMAZ, İslam Tasavvufu,  Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar, İst. 1996, s. 494.

 

[18]-  Haklı dahi görünse müridin şeyhine itirazı haramdır. (KOTKU, Tasavvufi Ahlâk, c. II s. 5)

[19]- - KOTKU, Tasavvufi Ahlâk, c. II s. 247.

[20] Şemsüddin es-serahsî, el-Mebsût, Mısır l324, II,24.

 
  Bugün 234 ziyaretçi bizimle..