45. Anayasya göre, "..devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla.." siyasi parti kurulamaz [[1]].
Anayasa böyledir ama ideolojilerini öne çıkaran kimi idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlayan tavırları dil, ırk, din ve mezhep farklılığına dayalı partilerin kurulmasına ortam hazırlamıştır. Bunlara karşı başka partiler de kurulunca birdenbire çok sayıda parti ortaya çıkmış ve her biri kendine taban bulabilmiştir.
Bu durum gereksiz sürtüşmelere, vatandaşların sınıf ve zümrelere ayrılması gibi tehlikeli sonuçlara yol açmakta, ülkenin gücü ve imkanları bu çark içinde heba olup gitmektedir. İdarecilerin kendi ideolojlerini kabul ettirme çabaları, karşı ideolojileri devlete hakim olma mücadelesine sokmuştur. Bir çok siyasi parti, bir hizmet yarışı ortaya koyma yerine temsil ettiği ideolojiyi hakim kılma ve yandaşlarını devlet imkanlarından yararlandırma yarışına girmiş görünmektedir. Böyle bir ortamda sonu alınmaz çatışmaların olması kaçınılmazdır.
46. Bu ortamı doğuran hukuki ve sosyal sebepler ortadan kaldırılmazsa sonuç alınamaz. Nitekim 12 Eylül 1980'den sonra siyasi parti sayısını azaltma gayreti başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Artık %20 ler civarında oy alan partiler Türkiye'nin en büyük partileri olarak hükümet kurmaktadırlar.
İdeolojik davranışlara son verilecek olsa partiler kendi ideolojilerini hakim kılmaktan vazgeçerek ülke kalkınması için hizmet yarışına girmek zorunda kalırlar.
47. Türkiye'de en büyük çatışma, İslam dinine karşı yaşanmaktadır. Bu durumda dine dayalı parti konusu özel bir önem taşır. Şimdi o konuya girelim:
48. İslâmî parti olmaz ama müslümanların partisi olabilir. İkisi arasında fark vardır. İslam bir dindir. Bu dinin hedefi kişilerdir. O, dünyalık elde etmenin aracı olarak kullanılamaz. Dini tebliğ ile görevli peygamberlerin ortak sözü şudur:
180-"Ben sizden buna bir ücret istemem, benim ücretim sadece varlıkların sahibi olan Allaha aittir." (Şuarâ 26/180)
49. Dine karşıçıkanlar, din tebliği ile iktidar mücadelesini birbirine karıştırmışlardır. Hz. Musa ile devrin en büyük krallarından olan Firavun arasında geçen şu konuşma bu açıdan önemlidir.
"Musa dedi ki, "Bak, Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin bir elçisiyim.
Bana düşen, Allah'a karşı gerçek dışı bir şey söylememektir. Size Rabbinizden bir mucize getirdim,israiloğullarını benimle beraber gönder."(Araf 7/104-105)
Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi de neyin nesi oluyor?"
Dedi ki, kesin olarak inanacaksanız, o göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin Rabbidir."
(Firavun) Çevresinde bulunanlara dedi ki, "İşitmiyor musunuz?"
Musa devam etti:"O sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir."
Firavun dedi ki, "Size gönderilen elçiniz gerçekten delidir."
Musa dedi ki: "Eğer aklınızı kullanabilirseniz o, doğunun, batının ve
bu ikisinin arasında olanların Rabbidir."
Firavun dedi ki: "Hele benden başkasını tanrı edin, and olsun seni zindanlıklardan biri yaparım."
"Ya sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?" dedi.
"Haydi getir bakalım; eğer doğrulardan biri isen." dedi.
Hemen değneğini attı, bir de ne görsün apaçık bir ejderha!
Elini çıkardı, o da bakanlar için bembeyaz oluverdi.
(Firavun,) çevresinde bulunan ileri gelenlere dedi ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücü.
İstiyor ki büyüsüyle sizi toprağınızdan çıkarsın. Ne emredersiniz?
Dediler ki, "Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere toplayıcılar gönder.
Sana bütün bilgin büyücüleri getirsinler."(Şuarâ 26/18-37)
Burada Hz. Musa: "İsrailoğullarını benimle beraber gönder." dediği halde Firavun, tam aksine onun iktidarı ele geçirmek istediğini iddia ederek milli duyguları istismar etmiştir. Firavun'un sözünü tekrar edelim:
"O İstiyor ki büyüsüyle sizi toprağınızdan çıkarsın."
Halbuki, Hz. Musa İsrailoğullarını alıp gitmek istiyor. Firavun Hz. Musa'nın ne dediğini iyi anlıyor ama sanki onun gerçek niyetini sezmiş gibi davranarak demagoji yapıyor ve kendini değil de halkını düşündüğünü söylemeye çalışıyor. Çünkü doğruyu söylemek işine gelmiyor.
50. Bu sebeple İslamı, iktidara gelmenin bir vasıtası olarak kullanmak yanlıştır. O zaman yetkili makamda bulunanlar İslama duygusal yaklaşırlar. Zira hiç kimse elindeki imkanları kaybetmek istemez. Ayrıca bu davranış iktidar hırsıyla yanıp tutuşanları da harekete geçirir. Sonunda kimileri iktidarı elden kaçırmamak için dine karşı çıkarken, kimileri de iktidara gelebilmek için dini kullanırlar. Her ikisi de dini, gereği gibi düşünmeye ve bir etki altında kalmadan o konudakarar vermeye engel olur.
51. İslamın partisi olmaz ama müslümanların bir veya birden çok partisi olabilir. Bunlar programlarını ortaya koyar, gerekli bilgi birikimi ve tecrübeye sahip olduklarını gösterir ve iktidar mücadelesine katılırlar. İktidara gelirlerse din adına değil, kendi adlarına yönetirler. İyi yönetirlerse sevabı kendilerine, kötü yönetirlerse vebali yine kendilerine olur. Çünkü İslamda yanlış olmaz ama müslümanda olabilir.
52. Din hürriyeti önemlidir. İnanç bir kalp işi olduğu için inanç hürriyetini tanımak veya tanımamak fazla bir anlam taşımaz.Ama din hürriyeti çok önemlidir. Din deyince, o dinin bütün emir ve yasakları anlaşılır. Bunun daha açık ifadesi, inandığı gibi yaşama hürriyetidir.
İslam, insana inandığı gibi yaşama imkanı sağlar ve inançlara baskı ve hakareti yasaklar. Osmanlının, meyhane açmayı ve domuz yetiştirmeyi müslüman kesime yasaklayıp gayrimüslimlere serbest bırakması bu yüzdendir.
Bu anlayış, İspanya'dan kaçan yahudilere kucak açmamıza ve onlara tarihlerinin en mutlu dönemini yaşatmamıza sebep olmuştur. Yahudiler bunun hatırasına 500. Yıl Vakfı'nı kurmuşlardır.
53. Ama artık eski hoşgörü ortamı yoktur. Çünkü etkili mevkilerde bulunan ateistler ve dine uzak kimseler, hoşgörülü olamamaktadırlar. Bunlar, çeşitli sebeplerle müslüman görünme ihtiyacı da duydukları için problem karmaşık hale gelmektedir.1946'dan beri kurulan siyasi partiler, daha çok oy alabilmek için halkın dinî duygularına hitabetme konusunda adeta yarışmışlardır. Bunların içinde samimi olanlar olduğu gibi dinî duyguları istismar edenler de olmuştur.
Anayasanın 24. maddesine göre"Kimse .. her ne suretle olursa olsun,dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüya kullanamaz."
Din istismarının adı ikiyüzlülük ve münafıklıktır.İkiyüzlü ile gerçek dindarı ayırmak zordur. Hele insanlara dinleri konusunda problem çıkarılırsa ikiyüzlüler için bulunmaz bir fırsat doğar. Bu defa gerçek dindarlar din istismarcılğı ile suçlanırlar. Bu da her şeyi alt üst eder. Türkiye'de yaşanan budur. Bir de her türlü dinî görüntüye, laiklik adına karşı çıkan, dinî eğitime darbe vurup insanları dinlerinden uzaklaştırmayı çağdaşlık sayanların, kendilerine duyulan tepkileri azaltmak için zaman zaman çıkıp dine saygılı olduklarını, fakat din istismarına karşı olduklarını söylemeleri yok mu, İşte bu tavır, daha büyük tepki toplamakta ve dindarlara, alaya alındıkları duygusunu vermektedir.
İkiyüzlüler Hz. Peygambere de sıkıntı çektirmişlerdi. Kur'an'da bu konuda bir çok uyarı vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Sana "Başüstüne" derler, ama senin yanından uzaklaşınca, içlerinden bir takımı, geceleyin senin dediklerinden başkasını ortaya koyar. Allah da onların gece yaptıklarını yazar. Artık onlardan yüz çevir. Allah'a dayan. Koruyucu olarak Allah yeter". (Nisa 4/81)
54. Din evrensel ve zamanüstüdür. Yani dinin zamana ve mekana bağlı olmayan değişmez kuralları vardır. Devlet politikaları ve kanunlar ise zamana, mekâna ve ihtiyaçlara göre değişir. Bir devlet, eğer din ve vicdan hürriyetini tanırsa kanunlarını ve politikalarını ona göre düzenler. Çünkü dine yapılacak müdahaleyi hiç bir dindar kabul edemez.
Meselâ, Nur Suresi'nin 31. ayeti, müslüman kadınların başlarını örtmelerini emreder. Bu emir, ilk günden beri tartışmasız uygulanmıştır. Bugün, hem Türkiye'de hem de diğer İslam ülkelerinde müslüman kadınlar başlarını örterler. Tutulur kimi yerlerde kadınların başlarını örtmesini yasaklanırsa bütün müslümanların tepkisi alınır. Kur'an var oldukça bu tepki sona ermez.
Bu tepki olduğu sürece onu istismar edenler de olur. Bir parti başörtüsünü savunur, diğeri karşı çıkar. Buna ateistlerin ve İslama uzak kimselerin, dini vicdanlara sıkıştırma gayretleri de eklenince lâiklik dinsizlik olarak uygulama alanı bulur. Artık akıl değil, duygular öne çıkar. Bu durumda partilere oy verenler de duygularıyla hareket ederler. Partilerin ülke kalkınması, birlik ve beraberlik için ne yapacağı onları çok ilgilendirmez. Partilerden birine oy veren için önemli olan dininin emrini yerine getirme imkanını elde etmek, diğeri için önemli olan da buna mani olmaktır. Böylece her iki parti de tepki oylarıyla parlamentoya girer ve siyasal dengeleri bozarlar. Dürüst politikacılar ise ya silinip gitme pahasına dürüstlüğe devam ederler, ya da menfaatlerini düşünerek politikalarını değiştirme zorunluluğu hissederler.
55. Halbuki bizim devlet geleneğimize uygun olarak devlet dine karışmasa, dinî duyguları istismar mümkün olmaz. Böylece kendi elimizle kendimizi tehlikeye atmamış oluruz. O zaman dürüst politikacıların işi kolaylaşır, siyasi parti sayısı kendiliğinden ikiye ya da üçe düşer. Çünkü istismar edilecek bir şey kalmayınca ciddi politikalar üretmek gerekir. Bu da zor iştir. Bilgi birikimine, alt yapıya ve yeterli donanıma sahip olmayı gerektirir. Ama istismar kolaydır. Kim daha çok bağırır ve daha çok yalan söylerse daha çok taraftar bulabilir.
56. İslam dini ruhban sınıfını kabul etmez. Allah önünde insanların hepsi eşittir. Bunun tek istisnası Şiilikte vardır. Bu mezhep devlet başkanının kim olacağı hususunda çıkan ihtilaftan doğmuştur. Onlara göre imam, yani devlet başkanı Hz. Peygamber tarafından tayin edilmiş olmalı ve bütün günahlardan arındırılmış bulunmalıdır. Şiiler bu şahsın Hz. Ali olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Yani onlara göre devlet başkanlığı siyasi bir makam değil, dinî bir makamdır. Şimdi onların imamlık, yani devlet başkanlığı konusundaki bazı görüşlerine bakalım:
"İmamlık ancak Allah'tan nass ile, yahut o imamdan önceki imamın onun imametini beyaniyle tahakkuk eder. İnsanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz. İnsanlar dilediklerini imam olarak tayin, yahud dilediklerini azil hakkına sahip değillerdir.[2]"
Şiilerin, imamın özellikleri ile ilgili inançları şöyledir:
"İmamın da peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizlilikte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumundan vefatına dek masun olduğuna inanıyoruz. İmam, imametten önce, sonra, soy boy şerefi bakımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılmadan, yanlış iş görmeden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masundur[3]."
İran'daki Şiiler, imamın sıfatları ve bilgisi konusundaki inançlarını şöyle ifade ederler:
"İmamın peygamber gibi, yiğitlik, kerem, temizlik, gerçeklik, adalet, tedbir, hikmet ve bütün üstünlükler ve iyi huylar bakımından halkın en seçkini olması gerekir ve buna inanmaktayız...
İmamın ilahî hükümlere, ilahî maarife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahud kendisinden önceki İmam vasıtasıyladır. Yepyeni bir şey hakkında da imam, Allahu Talâ'nın ona ihsan ettiği kudsi kuvvetle, ilham yoluyla gereği gibi hükmeder, o şeyi künhüyle anlar, bilir. Bir şeye yönelirse, onu bilmek dilerse, o şey hakkında, ancak gerçeği bilir, yanılmaz, şüpheye düşmez, bu hususta aklî delillere, yahut belletenlerin belletmesine ihtiyacı yoktur. Bilgisi iktiza edince daha da derinleşir. Daha da ziyadeleşir..."
"... İmamlardan hiçbiri bir muallime gitmemiş, bir mürebbiden bir şey öğrenmemiştir ... Hiç biri bir hocadan ders görmemiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca ona derhal en doğru cevabı vermedeler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi. cevap vermek için düşünmeleri yahut cevabı bir müddet sonraya tehir etmeleri de vaki değildir...[4]"
"Onların buyrukları Allah'ın buyruklarıdır. Yasakları O'nun yasaklarıdır. Onlara itaat Allah'a itaattır. Onlara isyan, Allah'a isyandır. Onları seven Allah'ı sever. Onlara düşman olan Allah'a da düşman olur. Onların emirlerini reddetmek caiz değildir.[5]"
57. Ehl-i sünnetin bunları kabul etmesi mümkün değildir. Türkiye'de yaygın olan İslam anlayışı budur. Ehl-i sünnete göre devlet başkanlığı siyasi bir makamdır. Onun için bu konuda bir ayet ya da hadis yokur. Yukarıda onların imamlar için söylediklerinin çoğunu biz peygamberler için dahi söyleyemeyiz.
Kur'an'a göre "Hz. Muhammed sadece bir resuldür." (Al-i İmrân 3/144)Arapça'da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir[6]. Yani resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir[7].Dinî terim olarak da Allah'ın, kendi hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul denir[8]. Bunun Türkçe karşılığı elçi'dir.
Allah Teâlâ elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:
Elçinin birinci görevi emri tebliğdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"(Nahl 16/35)
"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun"(Maide 5/67)
Elçinin ikinci görevi emri açıklamadır. Ayette şöyle buyurulur:
"Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın."(İbrahim 14/4)
Allah'ın Elçisinin üçüncü görevi müjdeleme ve uyarmadır. Bu konuda şöyle buyurulur:
"Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir."(Sebe 34/28)
Elçi baskı yapamaz. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle buyuruyor:
"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
Sen onların tepesine dikilecek değilsin."(Gaşiye 88/21-22)
Allah'ın elçileri mucize gösterirler. Mucize, onlara olağanüstü bir kişilik vermek için değil, Allah'ın elçisi olduklarını belgelemek içindir.
itibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerika'nın Ankara Büyükelçisi oldum dese, Türk DevletiAmerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge ister. İşte mucize de Allah'ın elçisinin görevlendirme belgesidir. İnsanların böyle bir belge düzenleme imkanı olmadığı için adına mucize denmiştir.
Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi bir insandır. Bizden farkı, Allah'ın Elçisi olmasıdır. Kur'an'da şöyle buyuruluyor:
"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin."(Kehf 18/110)
58. İşte bir tarafta imamlarını kutsal bir kişiliğe büründüren şiilik, diğer tarafta Hz. peygamberi bile herkes gibi bir insan sayan ehl-i sünnet inancı. Biri devlet başkanlığını dinî bir makam sayarken diğeri siyasi bir makam saymaktadır. Üstelik sünniler devletlerini, İslam adıyla değil, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı gibi adlarla kurmuşlardır. Dört halife döneminde devlete ad bile konmamıştır. Bunlar boşuna değildir. Arada bu kadar fark varken şiiler ile ehl-i sünneti aynı saymak kabul edilemez bir hata olur.Türkiye'de İran benzeri bir İslam Cumhuriyeti kurulacağını iddia edenler esasen bu farkı yeterince bilmeyenlerdir.