ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  6- SİYASİ PARTİLER
 

6- SİYASİ PARTİLER

45. Anayasya göre, "..devletin bir kişi veya zümre tara­fından yönetil­mesini veya sosyal bir sını­fın diğer sosyal sınıflar üze­rinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kav­ram ve görüş­lere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla.." si­yasi parti kuru­lamaz [[1]].

Anayasa böyledir ama ideolojilerini öne çıkaran kimi idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlayan tavırları dil, ırk, din ve mezhep farklı­lığına dayalı partile­rin kurul­masına ortam hazırlamıştır. Bunlara karşı başka partiler de kurulunca birdenbire çok sayıda parti ortaya çık­mış ve her biri kendine taban bulabilmiştir.

Bu durum gereksiz sür­tüşmelere, va­tandaşların sınıf ve zümrelere ayrılması gibi tehlikeli sonuçlara yol aç­makta, ülkenin gücü ve imkanları bu çark içinde heba olup gitmektedir. İdarecilerin kendi ideolojlerini kabul ettirme çabaları, karşı ideolojileri devlete hakim olma mücade­le­sine sokmuş­tur. Bir çok siyasi parti, bir hizmet yarışı ortaya koyma yerine temsil ettiği ideolo­jiyi hakim kılma ve yandaş­la­rını devlet imkanlarından yarar­landırma yarışına girmiş gö­rünmektedir. Böyle bir or­tamda sonu alınmaz çatış­ma­ların ol­ması kaçınılmaz­dır.

 

46. Bu ortamı doğuran hu­kuki ve sosyal sebepler ortadan kaldırıl­mazsa sonuç alına­maz. Nitekim 12 Eylül 1980'den sonra siyasi parti sayısını azaltma gay­reti ba­şarısızlıkla sonuçlanmıştır. Artık %20 ler civarında oy alan partiler Türkiye'nin en büyük partileri olarak hü­kü­met kurmaktadırlar.

İdeolojik davranışlara son verilecek olsa partiler kendi ideolojilerini hakim kılmaktan vazgeçerek ülke kalkınması için hizmet yarışına gir­mek zorunda kalırlar.

 

47. Türkiye'de en büyük ça­tışma, İslam dinine karşı ya­şanmaktadır. Bu durumda dine dayalı parti konusu özel bir önem taşır. Şimdi o konuya girelim:

A- Dine Dayalı Parti

 

48. İslâmî parti olmaz ama müslümanların partisi olabilir. İkisi arasında fark vardır. İslam bir dindir. Bu dinin he­defi kişilerdir. O, dünyalık elde etmenin aracı olarak kullanılamaz. Dini tebliğ ile görevli pey­gamberlerin or­tak sözü şudur:

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِي إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (180)

180-"Ben sizden buna bir ücret istemem, benim ücretim sa­dece varlıkların sahibi olan Allaha aittir." (Şuarâ 26/180)

 

49. Dine karşı çıkanlar, din tebliği ile iktidar mücadelesini birbirine karıştırmışlardır. Hz. Musa ile devrin en büyük kralların­dan olan Firavun arasında geçen şu ko­nuşma bu açıdan önemlidir.

"Musa dedi ki, "Bak, Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin bir elçisiyim.

Bana düşen, Allah'a karşı gerçek dışı bir şey söyle­memektir. Size Rabbinizden bir mucize getirdim    ,israiloğullarını benimle be­raber gönder." (Araf 7/104-105)

 

Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi de neyin nesi oluyor?"

Dedi ki, kesin olarak ina­nacaksanız, o göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki her şeyin Rabbidir."

(Firavun) Çevresinde bulunanlara dedi ki, "İşitmiyor musunuz?"

Musa devam etti:  "O sizin de Rabbiniz, önceki ataları­nızın da Rabbidir."

Firavun dedi ki, "Size gön­derilen elçi­niz gerçekten de­lidir."

Musa dedi ki: "Eğer aklınızı kullanabi­lirseniz o, doğunun, batının ve

bu ikisinin ara­sında olanların Rabbidir."

Firavun dedi ki: "Hele ben­den başka­sını tanrı edin, and olsun seni zindanlık­lardan biri yaparım."

"Ya sana apaçık bir şey getirmiş ol­sam da mı?" dedi.

"Haydi getir bakalım; eğer doğrulardan biri isen." dedi.

Hemen değneğini attı, bir de ne gör­sün apaçık bir ej­derha!

Elini çıkardı, o da bakanlar için bem­beyaz oluverdi.

(Firavun,) çevresinde bu­lunan ileri gelenlere dedi ki: "Bu gerçekten bilgin bir bü­yücü.

İstiyor ki büyüsüyle sizi toprağı­nızdan çıkarsın. Ne emredersiniz?

Dediler ki, "Onu ve karde­şini alıkoy, şehirlere topla­yıcılar gönder.

Sana bütün bilgin büyücü­leri getirsin­ler." (Şuarâ 26/18-37)

 

Burada Hz. Musa: "İsrailoğullarını benimle be­raber gönder." dediği halde Firavun, tam aksine onun ik­tidarı ele geçirmek istediğini iddia ederek milli duyguları istismar etmiştir. Firavun'un sö­zünü tekrar edelim:

"O İstiyor ki büyüsüyle sizi toprağı­nızdan çıkarsın."

Halbuki, Hz. Musa İsrailoğullarını alıp gitmek is­tiyor. Firavun Hz. Musa'nın ne dediğini iyi anlıyor ama sanki onun gerçek niyetini sezmiş gibi davranarak de­magoji yapıyor ve kendini değil de halkını düşündüğünü söylemeye çalışıyor. Çünkü doğruyu söylemek işine gelmiyor.

 

50. Bu sebeple İslamı, iktidara gelmenin bir vasıtası olarak kullanmak yanlıştır. O zaman yetkili makamda bulunanlar İslama duygusal yaklaşırlar. Zira hiç kimse elindeki im­kan­ları kaybetmek istemez. Ayrıca bu davranış iktidar hırsıyla yanıp tutuşanları da harekete geçirir. Sonunda kimileri ikti­darı elden kaçır­mamak için dine karşı çı­kar­ken, kimileri de iktidara ge­lebilmek için dini kullanırlar. Her ikisi de dini, gereği gibi düşünmeye ve bir etki al­tında kalmadan o konuda  karar vermeye engel olur.

51. İslamın partisi olmaz ama müslüman­ların bir veya bir­den çok partisi olabilir. Bunlar programlarını ortaya koyar, gerekli bilgi birikimi ve tecrübeye sahip oldukla­rını gösterir ve iktidar mücade­lesine katı­lır­lar. İktidara gelir­lerse din adına değil, kendi adlarına yönetirler. İyi yöne­tirlerse sevabı kendilerine, kötü yönetirlerse ve­bali yine kendilerine olur. Çünkü İslamda yanlış ol­maz ama müslümanda olabilir.

 

52. Din hürriyeti önemlidir. İnanç bir kalp işi olduğu için inanç hürriyetini tanımak veya tanımamak fazla bir anlam taşımaz.  Ama din hürriyeti çok önemlidir. Din de­yince, o dinin bütün emir ve yasakları anlaşılır. Bunun daha açık ifadesi, inan­dığı gibi yaşama hürriyetidir.

İslam, insana inandığı gibi yaşama imkanı sağlar ve inançlara baskı ve haka­reti yasaklar. Osmanlının, mey­hane aç­mayı ve domuz ye­tiştirmeyi müslüman kesime yasaklayıp gayrimüslimlere ser­best bırakması bu yüz­dendir.

Bu anlayış, İspanya'dan kaçan ya­hudilere kucak aç­mamıza ve on­lara tarih­lerinin en mutlu dönemini yaşat­mamıza sebep olmuştur. Yahudiler bunun hatı­rasına 500. Yıl Vakfı'nı kurmuşlardır.

 

53. Ama artık eski hoşgörü ortamı yok­tur. Çünkü etkili mevkilerde bulunan ateistler ve dine uzak kimseler, hoş­görülü olama­maktadırlar. Bunlar, çeşitli sebeplerle müslüman görünme ih­tiyacı da duy­dukları için problem karmaşık hale gelmektedir.  1946'dan beri kurulan siyasi partiler, daha çok oy alabilmek için halkın dinî duygularına hita­betme konu­sunda adeta ya­rışmışlardır. Bunların içinde samimi olanlar olduğu gibi dinî duyguları istismar edenler de olmuştur.

 

Anayasanın 24. madde­sine göre  "Kimse .. her ne suretle olursa olsun,  dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kö­tüya kullanamaz."

Din istismarının adı ikiyüz­lülük ve mü­nafıklıktır. İkiyüzlü ile gerçek dindarı ayır­mak zordur. Hele insanlara dinleri konu­sunda problem çıkarı­lırsa ikiyüzlüler için bulunmaz bir fırsat doğar. Bu defa ger­çek dindarlar din istismarcılğı ile suçlanırlar. Bu da her şeyi alt üst eder. Türkiye'de yaşanan budur. Bir de her türlü dinî görün­tüye, laiklik adına karşı çı­kan, dinî eğitime darbe vurup in­sanları dinlerinden uzaklaş­tırmayı çağdaşlık sa­yanla­rın, kendilerine duyulan tepki­leri azaltmak için zaman za­man çıkıp dine saygılı olduk­larını, fakat din istismarına karşı olduklarını söylemeleri yok mu, İşte bu tavır, daha büyük tepki toplamakta ve dindarlara, alaya alındıkları duygu­sunu vermektedir.

İkiyüzlüler Hz. Peygambere de sıkıntı çek­tirmişlerdi. Kur'an'da bu ko­nuda bir çok uyarı vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 Sana "Başüstüne" derler, ama senin yanından uzak­laşınca, içlerinden bir ta­kımı, geceleyin se­nin dediklerin­den baş­kasını ortaya koyar. Allah da onların gece yaptık­larını yazar. Artık on­lardan yüz çevir. Allah'a dayan. Koruyucu ola­rak Allah ye­ter". (Nisa 4/81)

 

54. Din evrensel ve zamanüs­tüdür. Yani dinin zamana ve mekana bağlı ol­mayan de­ğişmez kuralları vardır. Devlet politika­ları ve kanun­lar ise zamana, me­kâna ve ihtiyaçlara göre değişir. Bir devlet, eğer din ve vicdan hürriyetini tanırsa ka­nunla­rını ve politikalarını ona göre dü­zen­ler. Çünkü dine yapılacak müdahaleyi hiç bir dindar kabul edemez.

Meselâ, Nur Suresi'nin 31. ayeti, müslüman kadınların başlarını örtmele­rini emre­der. Bu emir, ilk günden beri tartışmasız uy­gulanmıştır. Bugün, hem Türkiye'de hem de diğer İslam ülke­le­rinde müslüman kadınlar başlarını örter­ler. Tutulur kimi yerlerde kadınla­rın baş­la­rını örtmesini yasak­lanırsa bütün müs­lümanla­rın tepkisi alınır. Kur'an var ol­dukça bu tepki sona ermez.

Bu tepki olduğu sürece onu istismar edenler de olur. Bir parti başörtüsünü savu­nur, diğeri karşı çıkar. Buna ateistle­rin ve İslama uzak kimselerin, dini vicdan­lara sıkıştırma gayretleri de ek­lenince lâik­lik dinsizlik olarak uygulama alanı bulur. Artık akıl değil, duygular öne çı­kar. Bu durumda partilere oy verenler de duygu­larıyla ha­reket ederler. Partilerin ülke kal­kınması, birlik ve beraber­lik için ne yapa­cağı onları çok ilgilendirmez. Partilerden birine oy veren için önemli olan dininin emrini yerine ge­tirme imkanını elde etmek, diğeri için önemli olan da buna mani ol­maktır. Böylece her iki parti de tepki oy­larıyla parlamentoya girer ve siya­sal dengeleri bozarlar. Dürüst politikacılar ise ya si­linip gitme pahasına dürüst­lüğe de­vam ederler, ya da menfaatlerini düşüne­rek poli­tikalarını değiştirme zorunlu­luğu hissederler.

55. Halbuki bizim devlet gele­neğimize uygun olarak dev­let dine karışmasa, dinî duy­guları istismar mümkün ol­maz. Böylece kendi elimizle kendimizi tehlikeye atmamış oluruz. O zaman dürüst poli­ti­kacıların işi kolaylaşır, si­yasi parti sayısı kendiliğin­den ikiye ya da üçe düşer. Çünkü istismar edilecek bir şey kalma­yınca ciddi politi­kalar üretmek gerekir. Bu da zor iştir. Bilgi birikimine, alt yapıya ve yeterli donanıma sahip olmayı gerektirir. Ama istismar kolaydır. Kim daha çok bağırır ve daha çok ya­lan söylerse daha çok taraf­tar bulabilir.

B- İran Ben­zeri İslam Cumhuriyeti

 

56. İslam dini ruhban sınıfını kabul etmez. Allah önünde insanların hepsi eşittir. Bunun tek istisnası Şiilikte vardır. Bu mezhep devlet başkanının kim olacağı hususunda çıkan ihtilaftan doğmuştur. Onlara göre imam, yani devlet baş­kanı Hz. Peygamber tarafın­dan tayin edilmiş olmalı ve bütün günahlardan arındı­rılmış bulunmalıdır. Şiiler bu şahsın Hz. Ali ol­duğu konu­sunda ittifak etmişlerdir. Yani onlara göre devlet başkan­lığı siyasi bir makam değil, dinî bir makamdır. Şimdi on­ların imamlık, yani devlet başkanlığı konusundaki bazı görüşlerine bakalım:

 

"İmamlık ancak Allah'tan nass ile, ya­hut o imamdan önceki imamın onun ima­me­tini beyaniyle tahakkuk eder. İnsanların seçmesiyle, iste­mesiyle ol­maz. İnsanlar di­lediklerini imam olarak ta­yin, yahud dilediklerini azil hak­kına sahip değillerdir.[2]"

 

Şiilerin, imamın özellikleri ile ilgili inanç­ları şöyledir:

"İmamın da peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizlilikte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumundan vefatına dek masun oldu­ğuna inanıyoruz. İmam, ima­metten önce, sonra, soy boy şerefi ba­kımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılma­dan, yanlış iş görmeden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masun­dur[3]."

 

İran'daki Şiiler, imamın sıfatları ve bilgisi konusundaki inançlarını şöyle ifade eder­ler:

"İmamın peygamber gibi, yiğitlik, ke­rem, temizlik, ger­çeklik, adalet, tedbir, hikmet ve bütün üstünlükler ve iyi huylar bakımından halkın en seçkini olması ge­rekir ve buna inanmaktayız...

İmamın ilahî hükümlere, ilahî maarife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahud kendisinden önceki İmam vasıtasıy­ladır. Yepyeni bir şey hakkında da imam, Allahu Talâ'nın ona ih­san ettiği kudsi kuvvetle, il­ham yoluyla gereği gibi hük­meder, o şeyi künhüyle an­lar, bilir. Bir şeye yönelirse, onu bilmek dilerse, o şey hakkında, ancak gerçeği bilir, yanılmaz, şüpheye düşmez, bu hususta aklî delil­lere, ya­hut belletenlerin belletmesine ihti­yacı yoktur. Bilgisi iktiza edince daha da derinleşir. Daha da ziyadeleşir..." 

"... İmamlardan hiçbiri bir muallime git­memiş, bir mü­rebbiden bir şey öğren­me­miştir ... Hiç biri bir hocadan ders gör­memiş, hiç biri bir mektebe, bir medre­seye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey so­rulunca ona derhal en doğru cevabı vermedeler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi. cevap vermek için dü­şünmeleri yahut cevabı bir müddet sonraya tehir etme­leri de vaki değildir...[4]"

 

Şiilerin imamlara itaat ko­nusunda inançları şöyledir:

"Onların buyrukları Allah'ın buyrukla­rıdır. Yasakları O'nun yasaklarıdır. Onlara itaat Allah'a itaattır. Onlara isyan, Allah'a isyandır. Onları seven Allah'ı se­ver. Onlara düşman olan Allah'a da düş­man olur. Onların emirlerini reddetmek caiz değildir.[5]"

 

57. Ehl-i sünnetin bunları kabul etmesi mümkün değildir. Türkiye'de yaygın olan İslam anlayışı budur. Ehl-i sünnete göre devlet başkanlığı siyasi bir makamdır. Onun için bu konuda bir ayet ya da ha­dis yokur. Yukarıda onların imamlar için söylediklerinin çoğunu biz peygamberler için dahi söyleyemeyiz.

Kur'an'a göre "Hz. Muhammed sadece bir re­suldür." (Al-i İmrân 3/144)  Arapça'da bir sözü ve elçiliği yüklenen ki­şiye resul denir[6]. Yani resul, işe kendini karış­tırmadan birinin sözünü bir başka­sına ulaş­tırmakla gö­revli kişidir[7].  Dinî te­rim ola­rak da Allah'ın, kendi hüküm­lerini halka ulaştır­mak üzere görevlendirdiği in­sana resul denir[8]. Bunun Türkçe karşı­lığı elçi'dir.

Allah Teâlâ elçilerinin gö­revini üç şe­kilde belir­lemiştir:

Elçinin birinci görevi emri tebliğdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

"Elçilere apaçık tebliğ­den başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

"Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçili­ğini yapmamış olursun"  (Maide 5/67)

 

Elçinin ikinci görevi emri açıklamadır. Ayette şöyle buyu­rulur:

"Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkı­nın diliyle gönderdik ki, onlara açık açık an­latsın."  (İbrahim 14/4)

 

Allah'ın Elçisinin üçüncü görevi müjdeleme ve uyar­madır. Bu konuda şöyle bu­yurulur:

"Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermi­şiz­dir."  (Sebe 34/28)

 

Elçi baskı yapamaz. İnsanlara tam bir inanç hürri­yeti tanıyan Allah şöyle bu­yu­ruyor:

"Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçü­sün.

Sen onların tepesine diki­lecek değil­sin."  (Gaşiye 88/21-22)

 

Allah'ın elçileri mucize gösterirler. Mucize, onlara olağanüstü bir kişilik ver­mek için değil, Allah'ın elçisi ol­duk­larını belgelemek içindir.

itibarlı bir kişi, günün bi­rinde kalkıp ben Amerika'nın Ankara Büyükelçisi ol­dum dese, Türk Devleti Amerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge ister. İşte mucize de Allah'ın elçisi­nin görevlendirme bel­gesidir. İnsanların böyle bir belge düzenleme imkanı ol­ma­dığı için adına mucize denmiştir.

 Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi bir in­sandır. Bizden farkı, Allah'ın Elçisi olmasıdır. Kur'an'da şöyle buyuruluyor:

"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir in­sanım. Bana, sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umu­yorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin."  (Kehf 18/110)

58. İşte bir tarafta imamlarını kutsal bir ki­şiliğe büründüren şiilik, diğer tarafta Hz. pey­gamberi bile herkes gibi bir in­san sayan ehl-i sünnet inancı. Biri devlet başkanlı­ğını dinî bir makam sa­yarken di­ğeri siyasi bir makam saymak­tadır. Üstelik sünniler devletlerini, İslam adıyla değil, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı gibi adlarla kur­muş­lardır. Dört halife döne­minde devlete ad bile kon­mamıştır. Bunlar boşuna değildir. Arada bu kadar fark varken şiiler ile ehl-i sün­neti aynı saymak kabul edilemez bir hata olur. Türkiye'de İran benzeri bir İslam Cumhuriyeti kurulacağını id­dia edenler esasen bu farkı yeterince bil­meyenlerdir.


DEVAMI»»

-----------

[1]- Bunlar Anayasa'nın 14. maddesinde konulan sınırlamalardır. Anayasanın 69. maddesinde siyasi partilerin 14. maddedeki sınırlamaların dışına çıkamayacağı yazılıdır.

[2]- Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâaid'ül-İmâmiyye, Şia İnançları (Türkçeye çeviren Abdülbaki GÖLPINARLI) İstanbul 1978, s. 50.

[3]- Şia İnançları, s. 51.

[4]-  Şia İnançları, s. 52-53.

[5]- Şia İnançları, s. 54.

[6]- Rağıb el-İsfahânî, el- Müfredât, s.353.

[7]- Mecelle m. 1450. (Risalet, bir kimse tasarrufta dahli olmaksızın bir kimesnenin sözünü diğere tebliğ etmektir.

Ol kimseye resul ve ol kimesneye mirsil ve diğerine mürselun ileyh denir.)

[8]- Eş-Şerîf Ali b. Muhammed el-Curcânî, et-Tarifât, tarih ve yer yok. s.110





En güzel kanunu kim yapar

 
  Bugün 215 ziyaretçi bizimle..