ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  BU SURENIN BİZE MESAJI
 

           
أَرَأَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى 
            13.   Ayet:
Gördün mü, eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!

 

            Yani; “Dikkat ediyor musun? Bu engelleyen kişi, din gününü yalanlamakta ve yüz çevirmektedir.”

            Bu cümle de şart cümlesidir ve bunda da sonuç bölümü yoktur. Burada da İcaz-ül Hazf yapılmıştır. Bunun sonuç bölümü de şöyle takdir edilebilir:

 

“O insan hiç başıboş bırakılır mı?

Hiç onların yalanlamasına, azmasına seyirci kalınır mı?

Onların bilgilenmelerine, eğitilmelerine uğraşılmaz mı? Onları inzar (uyarmak) için bir   peygamber gönderilmez mi?

Cezalandırılmazlar mı?

Mazlumlar zulümden kurtarılmaz mı?”

 

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى  

            14.   Ayet: O, bilmedi mi? Kesinlikle Allah`ın görmekte olduğunu!

 

            Yani; “O insan (engelleyen insan), kendi yaptıklarını Allah`ın gördüğünü bilmemektedir.”

            “İşte bunların değişmesi gerekir. İnsanlar,  zulümden kurtarılmalı… Kimse yalanlamamalı… Kimse yüz dönmemeli… Herkes, Allah`ın her şeyi gördüğünü bilmeli, öğrenmeli… Bunları oluşturma görevi sana verildi… Sen peygamber yapıldın… Sana vahyedilecekleri zihninde toparla ve yaratan Rabbinin adına oku, tebliğ et, başkalarına ulaştır!”

15-  كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ 
نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ  -16  

         15, 16.   Ayetler: Hayır… Hayır…

                                   Eğer o, son vermeyecek olursa, ant olsun, perçemden; 
                                  yalancı,
günahkâr perçemden tutup sürükleyeceğiz.

 

            Surenin bu kısmı, peygamberlik görevinin, bilgi ve bilgilendirme boyutundan başka bir boyutuna dikkat çekiyor:   Eğer insanlar, Allah`a dönecek olmalarına rağmen kendilerini müstağni sanarak (hiç kimseye, Allah`a bile ihtiyacı olmadığına inanarak), tâğutlaşmış ve hidayet üzerine olanlara, takvayı emredenlere saldırıyor, zulmediyorsa onlar cezalandırılacaklardır. Bu cezalandırma hem dünyada hem de ahirette olacaktır.

 

            15. ayetteki “Kellâ (Hayır… Hayır…)” ifadesi, yine peygamberimizin, bu tâğutlar ile baş edilemiyeceğine dair düşüncesinin reddidir. Onların varlıklı, oğullu -uşaklı nedveleriyle (halk meclisleriyle) organize bir müşrik tayfası olduğu ve buna karşılık kendisi ise tek başına olması sebebiyle peygamberimiz böyle düşünmüştür. Rabbimiz ise bu düşüncenin yersizliğine dikkat çekmiş ve bu tip problemleri kendisinin çözeceği mesajını vermiştir. İleriki surelerde bunların hem detayını hem de somut örneklerini göreceğiz.

 

            Ayetteki perçemden veya alından tutup sürüklemek, bir insanı toplum önünde rencide etmek, başına çok çeşitli belalar açmak, burnunu sürtmek anlamında bir Arap deyimidir. Yukarıda hakikî (gerçek) mana olarak verdik. Ayette Mecaz; Mecaz-ı aklî ifade kullanımı vardır. Perçem zikredilmiş, sahibi murat edilmiştir (kastedilmiştir). Mecazî anlamı; “Sahibi yalancı ve günahkâr olan perçem” demektir.
                                 فَلْيَدْعُ نَادِيَه   
                                           17.   Ayet: O zaman o meclisini çağırsın.

Bu ayette bu işin kolay olmayacağı, küfürle savaşılması gerektiği vurgulanıyor
O azgın tüm meclisini, (Dar-ün Nedvesini) parlâmentosunu, kongresini, kurultayını, tüm işbirlikçilerini; Birleşmiş Milletlerini, Natolarını vs. (kendisine bağlı adamlarını) hepsini toplasın, karşı koysun.

 

            Nâdiye ve Nedve (halk meclisi) aynı kökten türemiştir. Kalıpları farklı olsa da anlamları aynıdır.

 

            Peygamberimizin görevlendirildiği dönemdeki Mekke`nin idarî, siyasî (politik), içtimaî (sosyal), ve iktisadî (ekonomik) durumu bilinirse, konumuz daha iyi anlaşılacak ve İslâm dini neleri tasvip etmiş, nelere karşı çıkmış, hepsini öğrenmek mümkün olacaktır.

 

            Yaklaşık olarak M.S. 400`lerde doğduğu tahmin edilen ve peygamberimizin beşinci atası olan Kusay bin Kilab`ın, Mekke civarında kurduğu idarî ve siyasî bir sistem vardır ki, buna tarihçiler “Mekke Cumhuriyeti” adını verirler.

 

Kusay, ancak yaşları 40`ın üzerinde olanların katılabileceği Dar-ün Nedve adında bir şûra (danışma kurulu) kurmuştur. İdarî, siyasî ve iktisadî işlerin yönetimini ayrı birimler halinde tesis ederek demokratik bir sistem oluşturmuş, devlet idaresini kabileler arasında taksim etmiştir.

 

            Ana hatlarıyla bu dağılım şöyledir:

 

            1. Sidanet ve hicabet: Kâbe`nin bakımı ve korunması.

            2. Sikayet: Mekke`nin su işleri.

            3. Rifade: Fakir hacıların yiyeceklerinin temini.

            4. Liva: Savaş işleri.

            5. Kıyade: Askerî işler.

            6. Nedve: Halk meclisi.

            7. Meşveret: Önemli olayların tartışıldığı kurul.

            8. Sefaret: Diğer ülkeler ile olan ilişkiler.

            9. Hükümet: Halk arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi ve davaların

                                   bakımı

            10. İşnak: Ticaret mahkemesi.

            11. Kubbe: Silâh, cephane depolamak.

            12. İsar: Falcılık, büyücülük gibi işlere bakan kurul.

            13. Emval-i Muhacere: Putlara adanan mal ve eşyaya bakan kurul.

            14. İmare: İbadet esnasında asayişi temin eden kurul.

            15. Ainne: Savaş esnasında atlara bakım yapan kurul.

 

            Arap Edebiyatında “münafere” diye adlandırılan ilginç bir sistem vardır. Bu sisteme göre; kabile reisliğinde anlaşmazlık olduğunda veya yeni reis (başkan) seçilirken, reis olmak isteyenler bir hakem önünde ve halkın huzurunda karşılıklı tartışmaya girerler, sonunda hakemin üstün gördüğü kişi kabile reisi olurdu.

 

            Bu sistem, seçimlerden evvel yapılan ve demokrasinin öngördüğü propagandaya benzemektedir ve veraset (veliahtlık, babadan oğula geçiş) sistemini devre dışı bırakmaktadır.

 

            İşte yüce Peygamberimiz Abdullah oğlu Muhammed peygamber olduğunda,  Mekke Kusay`ın kurduğu sistemle yönetiliyordu. Yönetim tek kabilenin ve tek kişinin elinde değildi. Bir nevi istişarî (danışma kurulu bulunan) bir sistem hâkimdi. Nitekim İslâm`ın ortaya çıkışında kurulan ve peygamberimizin de üyesi olduğu “Hılf-ül Fudul” (zengin ve saygın kimselerin oluşturduğu bir sosyal yardım kurulu) konuya iyi bir örnektir.

Bu sistem, İslâm`ın ortaya çıkışına kadar devam etmiştir.

 

İslâm dini, işte böyle idare edilen bir topluma gelmiştir. İslâm`ın idarî, siyasî ve iktisadî sistemini anlayabilmek için, İslâm`ın geldiği toplumun davranışlarının bilinmesi ve bu davranışların hangilerinin İslâm tarafından onaylandığının ya da kaldırıldığının belirlenmesi gerekir.

 
سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ

                                   18.   Ayet: Biz  zebanileri çağıracağız.

 

Zebani, çok çetin, kuvvetli ve haşin melek demektir (Tahrim; 6)[1]. Cehennem meleklerine bu ad verilir. İlerideki surelerde ahireti yalanlayanların ahirette nasıl cezalandırılacakları, detaylarıyla anlatılıp gerekli uyarılar yapılacaktır.

 

            Ama Rabbimiz, yukarıda adı verilmeden kişilikleri nitelenen kimselerin işledikleri suçların cezasının bir kısmını, ahirete bırakmadan dünyada vermiştir. Meselâ: Ebu Cehil`in akıbetini bir hatırlayınız. Afra kadının iki yiğit oğlu Muaz ve Muavviz tarafından ağır yaralanışını, öldü diye bırakılışını, daha sonra İbn-i Mes`ud`un kendisini canlı buluşunu, göğsünün üzerine çıkıp hakaret edişini, kafasını koparıp perçeminden sürükleyerek peygamberimize getirişini ve Ebu Cehil`in daha evvel İbn-i Mes`ud`a yaptıklarını düşününüz.

 

Yani Rabbimizin nice ceberutları (zorbaları) daha dünyada iken cümle aleme karşı nasıl rezil ettiğini bir hatırlayınız. (Geniş bilgi siyer ve sünen (İslam Tarihi) kitaplarında mevcuttur.)

 
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

            19.   Ayet: Hayır… Hayır… Ona boyun eğme! Ve secde et ve yakınlaş.

 

Peygamberimizin zihninde yine sorular oluşmuş ki, Rabbimiz Kellâ (Hayır… Hayır…)” diye reddediyor. Buradaki “Kellâ (Hayır… Hayır…)” ifadesinin neyi reddettiğini Kalem suresinin 5-14. ayetlerinden anlıyoruz.[2]

 

Peygamberimiz, “Onların mallı-mülklü, evlâtlı; yakını ve çevresi bulunan birileri olduklarını, onlarla mücadelenin güçlüğünü, karşılarında başarısız olacağını” düşünmüş olmalı ki, bu düşünceleri Rabbimiz “Hayır… Hayır…” diye reddedmektedir. Yani “Öl, mağlûp ol, ama müşriklere sakın boyun eğme.” demektedir.

İkinci derste (ikinci vahyde) bu düşünceler işte şu ayetler ile iyice açığa vurulmuştur:

           

Kalem suresi ayet 5-14:

Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin onlar da.

Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf getirip götüren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiç birine, mal ve oğulları vardır diye sakın boyun eğme.”

 

 Doğrusunu en iyi bilen Allah`tır.

 

  H- BU SURENİN BİZE MESAJI

 

Ey peygamberin vârisleri! Ey Ensarullah! Ey Allah`ın yakınları!

 

Çevrenize bir bakın, insanoğlu kendisinde bir varlık gördüğünde, dönüşü Rabbinize olmasına rağmen Firavun gibi hatta daha da fazla tuğyan ediyor, azıyor.

           

Görmüyorsunuz! Doğru yol üzerinde olanlar takvayı emredenler, namaz kılanlar kısaca İslâm`ı yaşamaya çalışanlar itilip kakılıyor.

           

Azgınlar Allah`ın kendilerini gördüğünü, kendilerinden hesap soracağını bilmiyorlar, yalanlıyorlar ve yüz çeviriyorlar.

            

Ey peygamberin vârisleri! Ey Ensarullah! Ey Allah`ın yakınları! 

           

Kur`an`ı öğrenin ve yaratan; insanı basit bir embriyondan yaratan Rabbinizin adına  okuyun, başkalarına ulaştırın!

           

Kur`an`ı okuyun! Sizin Rabbiniz (size bu görevi veren), sizin arkanızdaki güç en büyük en üstün olandır. Ondan daha üstünü yoktur.

           

O, kalemle öğreten, insana bilmediğini öğretendir. Bilgiyi ön plâna alın. O azgınları bilginizle yola getirin.

          

Sakın  ümitsiz olmayın!

           

Eğer bilgilendirmeniz; eğitim vermeniz, nasihat etmeniz sonucu onlar tuğyanlarına, azgınlıklarına son vermezlerse, saldırganlık yaparlarsa onları perçemlerinden tutup cümle âleme rezil-i rüsva edeceğiz.

           

İsterlerse tüm yardakçılarını, meclislerini, kurultaylarını; tüm yandaşlarını; modern Dar-ün Nedvelerini (halk meclislerini)  çağırsınlar  yardımlarına….

           

Biz zebanileri; en korkunç, en haşin güvenlik görevlilerini çağıracağız, yaratacağız, hizmetimize sokacağız…

           

Sakın ümidinizi kırmayın!

           

Tâğutlar malca-mülkçe, çoluk-çocukça, askerce ne kadar güçlü gözükseler de sakın onlara itaat etmeyin, sakın onlara boyun eğmeyin!

           

Siz Bana secde edin, Bana boyun eğin ve yakınlaşın!

 



[1] Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır; üzerinde oldukça sert (iri cüsseli), güçlü melekler vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler. [Tahrim 6]

 

[2] Kalem 5-14

 

 
  Bugün 25 ziyaretçi bizimle..