ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  Eleştiri ve
 
Eleştiri ve Bağnazlık
 
 
 

 
 

Eleştiri faaliyetinin bir rahmet ve gelişim eylemi olduğunu dile getiren bir yazı.

Toplumuzda ekseriyet itibariyle eleş­tirinin nedenli kıymetli bir doğrultucu ol­duğunun bilinmediği müşahede ediliyor. Bizde tenkit, düşmanlığın, muhalif olma­nın, sevmemenin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Halbuki, gerçek bunun tam tersinedir. Bir şahsa karşı yapılan tenkit, ona karşı ilgi duymanın, onun yanlışa düşmesini istememenin ifadesi olduğu gi­bi, topluluk içinde hedeften sapmaları ön­lemek, birlik ve hent içinde yürümeye de­vam etmek, ayrılık unsurlarını bertaraf et­mek istemenin göstergesidir.

Burada el­bette yapıcı ve yıkıcı tenkit konusu da gündeme gelmekte. "Ağzını açıp gözünü yumma" şeklinde ifade edilen beyinden değil, hislerden kaynağını alan ve düşün­cesizliğin, ölçüsüzlüğün ortaya koyduğu eleştirel yaklaşım şekli zâten fikirsizlik ve seviyesizlik tezahürü olduğu için bu çeşit davranışlar beyin adamının gündeminde olmamalıdır.

Sorun, eleştirinin yöneltiliş biçimi ka­dar, hedefi ve konusu açısından da önem kazanmaktadır. Târihî olayları bir efsâ­ne ve ustûre gibi ele almak, bu olayların günümüze uygulanabilirliğini yok ettiği gibi, geçmişte bu tarih içinde rol alan şa­hısları efsânevî birer kahraman hâline ge­tirerek örnek olma konumlarını da yok et­mektedir. Öyle ki artık bu şahıslara eleş­tiri yöneltilemez, yaptıkları "âciz aklımızla" kritiğe tâbi tutulamaz! Halbu­ki aklın devreden çıkarıldığı noktada ar­tık ne ibret alma, ne örnek edinme söz ko­nusu olamaz. Bu tarz davranış, doğrudan doğruya o en iyisini yaptığına inandığımız kimselerin önderlik vasfını ortadan silme ve onları erişilmez mertebelere oturtarak yaptıklarını yapabilme idealini yok etme anlamına gelir.

Hz. Ömer'in (r) şu: "Benim haktan eğrildiğimi görürseniz, kılıçlarınızla doğrul­tunuz." sözü, bu konuda bizim için ye­ter derecede aydınlatıcı olmalıydı. Fakat biz bunun da tevilini bulup: "Hâşâ... Ömer kim, haktan eğrilmek kim. Büyük­ler böyle nefislerini öne sürerek nasihat ederler." diyerek bir noktada Hz. Ömer'i tekzib etmeye gideriz. Bu tarz nasihat geçerli ve idealdir, fakat konu bu değil, O, tam bu sözüne uygun davranmıştır haya­tı boyunca. Hutbede "Ne oluyor da mehirleri boyuna artırıp duruyorsunuz?" de­diğinde söz alan bir kadının âyet delil gös­tererek mihre sınır konulamıyacağını isbat etmesi üzerine iki büklüm olup: "Af­fet yâ Rab, herkes Ömer'den daha fakîh." demiştir. Yine görmezlikten geliriz, Ebû Zerr'in (r) Hz. Osman'a (r) "Valile­ri şımartıyorsun..." diye çıkıştığını. Onlar ümmetin önderleriydiler ve eleştirili­yorlardı. Bu davranışı da en tabii bir olay olarak karşılıyor, hattâ seviniyor ve Al­lah'a hamd ediyorlardı.

Bırakalım bun­ları, Allah'tan kendisine vahiy gelen O'nun yüce elçisi Muhammed (s)'in bile Hudeybiye musalahasında ashabının bu musâlahayı zillet olarak kabul edip, Resûlullah kurbanlarını kesmelerini tekrarla em­rettiği halde yerlerinden kalkmak isteme­meleri üzerine hanımının "böyle yapma yâ Resûlullah, kendi kurbanını kes, on­lar da keseceklerdir. Yoksa korkarım sa­na âsi olurlar" demesiyle bu söze uydu­ğunu görüyoruz. Bizim "sebebsiz yüzüne bakılamayan" ve "sözlerinin ve davranış­larının hikmetinden sual olunamayan" şeyhlerimiz, ulularımız acaba ashabı de­ğil, Resûlullah'ı (s)'da mı geride bıraktı­lar? Bu sözü sarfetmek bile utandırıcı fa­kat hâlimizin acı tezahürünü iyice vurgu­lamak için muhal farz kabilinden söyle­mek gerekiyor.

İyice bilmeliyiz ki, eleştirinin olmadı­ğı yerde akletmeme vardır, fikirsizlik ve davar gibi güdülme vardır. Güdenin sahtekâr olması hâlinde meydana gelecek fe­lâketler bir tarafa, nebî de olsa, velî de ol­sa, güttükleri davarlar ise onlardan bir umran kurulamayacaktır. Düşünmeden güdülecekler, peygamber aralarından bi­raz ayrılınca yine Sâmirî'nin buzağısını put edinecekler (1) ve sonunda da yüce Nebî'ye "Rabbim bu fâsık kavimle benim aramı ayır..." demek kalacaktır. (2) Çün­kü onlar artık peygamberlerine: "Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada otura­cağız." diyecek kadar yozlaşmış buluna­caklardır. (3) Bu ümmetin ilkleri böyle ol­madı. Sonra gelen ilklerin takipçileri de, onları takip edenler de işi götürdüler.

Ama bir mirasyedi güruhu geldi ki son­radan, akletmez, "hikmetinden sual etmez" davarlar olarak zuhur ettiler. Mezhep asabiyetini, kavim asabiyetini, daha bilmem ne câhilî asabiyetleri Sâmirî putları olarak dirilttiler ve kendine "ey ibn-i zâniye" diye hitap eden adama hiç tepki göstermiyen Ebû Hanife'lerin adı­na önlerine çıkana eleştiri hakkı tanımaz oldular.

Gerçek büyüğe düşen, "Sözlerimi tar­tınız, mihenge vurunuz, gerçek çıkarsa alı­nız, kalp çıkarsa geri çevirip kabul etme­yiniz." demektir. Fakat bu söz karşısın­da estağfirullah çekip "Ne büyük zat, iş­te büyükler böyle tevazulu olurlar" deyip söylenenin tam tersiyle amel ederek onu kendinden hatâ sadır olamıyacak kimse mertebesine yükseltirsek mesele bitmiş de­mektir. Bu yapılana "tambağlılık" değil, ahmakça ihanet adını vermek gerekir. Çünkü ahmaklığın tarifi "fayda zannıyla zarar vermek"dir.

Zira böyle yapmak o kimsenin sözlerinin etkisini yok etmektir. Bir de böyle söyleyen, bizim ahmaklığımızın farkında bir açıkgöz ise ve kendini büyütmek için ön yatırım olarak görünüyorsa vay hâlimize... Nice özü sözü doğru gerçek büyükler, böyle ahmak müntesipleri yüzünden perdelenip anlaşılamadığı gibi, nice sahte büyükler de etraflarında toplananlar tarafından şişirildikçe şişirilmişlerdir.

Tenkid ve eleştiri dostluğun, sevginin nişânesidir. İnsan sevmediği kimselerin hatalarıyla ilgilenemez ki eleştirsin. Eleştiren, hataların dostuna vereceği zarardan korkan ve onu düzeltmek, kurtarmak isteyen kişidir. Fakat her şeyin aşırısı iyi olmadığı gibi iyi niyetten uzak, yapıcı olmayan tenkid ve olmuş bitmiş, geçmiş hataları ikide bir başa kakmak yahut ölmüş gitmiş insanların yaptıklarını çekiştirmek çirkindir.

Ancak; geçmişte olan bir hatanın nesiller boyu intikal etmemesi için bu hatayı ve faillerini kurcalamak, tarihi ve insanî yönleriyle yapılanı ortaya getirmek deister istemez zaruridir. Ölüp gitmiş ve ruhu Rabbine kavuşmuş, O'na hesabını vermekte olan insanlar hakkında gerekli saygıyı içinde bulunduran bir uslup kulllanmak şartıyla bu yapılmalıdır. Yoksa geçmiş meselelerin hesabını tümden kapatıp hesabı Allah'a havale etme yanlışların nesiller boyu katlanarak gelmesine sebep olacaktır. Geçmişine saldırmayı huy edinen nesepsiz hilkat garibeleri bir yana... Onların sözünü etmeye bile değmez, zira onlar kafa ve gönüllerini yâd ellere kaptırmışlardır.

Bahsimiz ümmetin derdi ile dertlenenler hakkındadır. Ümmet meselesinde kimsenin hatırı korunamaz. Kim yapmış olursa olsun, bir hatanın o kimseye dil uzatılamayacağı gerekçesiyle kapatılıp nesiller boyunca katmerleşmesine göz yumulamaz. Hatâ insan içindir ve hatâ yapma insan olmanın gereğidir. Yalnız peygamberlerdir ki, onların hata denilemeyecek, zelle denilen davranışlarını ânında düzelterek yanlışa düşmelerine bırakmamıştır. İnsanların bütün bunları bildikleri halde gerçeği duymaya, eleştiri dinlemeye tahammülleri olmaması tuhaftır doğrusu.

Muhakkak ki Allah kullarının bu hallerini bildiğinden toplum içinde gerçeği çekinmeksizin açıklayanları 'insanların kınamasından çekinmeyenler" diye tanıtarak onları sevdiğini, onların da kendisini sevdiklerini bildirmiştir. (4) Zira onlar insanların levmetmesinden değil, Allahın (c) itabından korkarlar...

(1) Tâhâ 83-98

(2) Mâide 25

(3) Mâide 2

(4) Mâide 5.

İktibas Dergisi, Ayhan Okutan, Haziran 1986.

 
 
  Bugün 217 ziyaretçi bizimle..