Eleştiri faaliyetinin bir rahmet ve gelişim eylemi olduğunu dile getiren bir yazı.
Toplumuzda ekseriyet itibariyle eleştirinin nedenli kıymetli bir doğrultucu olduğunun bilinmediği müşahede ediliyor. Bizde tenkit, düşmanlığın, muhalif olmanın, sevmemenin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Halbuki, gerçek bunun tam tersinedir. Bir şahsa karşı yapılan tenkit, ona karşı ilgi duymanın, onun yanlışa düşmesini istememenin ifadesi olduğu gibi, topluluk içinde hedeften sapmaları önlemek, birlik ve hent içinde yürümeye devam etmek, ayrılık unsurlarını bertaraf etmek istemenin göstergesidir.
Burada elbette yapıcı ve yıkıcı tenkit konusu da gündeme gelmekte. "Ağzını açıp gözünü yumma" şeklinde ifade edilen beyinden değil, hislerden kaynağını alan ve düşüncesizliğin, ölçüsüzlüğün ortaya koyduğu eleştirel yaklaşım şekli zâten fikirsizlik ve seviyesizlik tezahürü olduğu için bu çeşit davranışlar beyin adamının gündeminde olmamalıdır.
Sorun, eleştirinin yöneltiliş biçimi kadar, hedefi ve konusu açısından da önem kazanmaktadır. Târihî olayları bir efsâne ve ustûre gibi ele almak, bu olayların günümüze uygulanabilirliğini yok ettiği gibi, geçmişte bu tarih içinde rol alan şahısları efsânevî birer kahraman hâline getirerek örnek olma konumlarını da yok etmektedir. Öyle ki artık bu şahıslara eleştiri yöneltilemez, yaptıkları "âciz aklımızla" kritiğe tâbi tutulamaz! Halbuki aklın devreden çıkarıldığı noktada artık ne ibret alma, ne örnek edinme söz konusu olamaz. Bu tarz davranış, doğrudan doğruya o en iyisini yaptığına inandığımız kimselerin önderlik vasfını ortadan silme ve onları erişilmez mertebelere oturtarak yaptıklarını yapabilme idealini yok etme anlamına gelir.
Hz. Ömer'in (r) şu: "Benim haktan eğrildiğimi görürseniz, kılıçlarınızla doğrultunuz." sözü, bu konuda bizim için yeter derecede aydınlatıcı olmalıydı. Fakat biz bunun da tevilini bulup: "Hâşâ... Ömer kim, haktan eğrilmek kim. Büyükler böyle nefislerini öne sürerek nasihat ederler." diyerek bir noktada Hz. Ömer'i tekzib etmeye gideriz. Bu tarz nasihat geçerli ve idealdir, fakat konu bu değil, O, tam bu sözüne uygun davranmıştır hayatı boyunca. Hutbede "Ne oluyor da mehirleri boyuna artırıp duruyorsunuz?" dediğinde söz alan bir kadının âyet delil göstererek mihre sınır konulamıyacağını isbat etmesi üzerine iki büklüm olup: "Affet yâ Rab, herkes Ömer'den daha fakîh." demiştir. Yine görmezlikten geliriz, Ebû Zerr'in (r) Hz. Osman'a (r) "Valileri şımartıyorsun..." diye çıkıştığını. Onlar ümmetin önderleriydiler ve eleştiriliyorlardı. Bu davranışı da en tabii bir olay olarak karşılıyor, hattâ seviniyor ve Allah'a hamd ediyorlardı.
Bırakalım bunları, Allah'tan kendisine vahiy gelen O'nun yüce elçisi Muhammed (s)'in bile Hudeybiye musalahasında ashabının bu musâlahayı zillet olarak kabul edip, Resûlullah kurbanlarını kesmelerini tekrarla emrettiği halde yerlerinden kalkmak istememeleri üzerine hanımının "böyle yapma yâ Resûlullah, kendi kurbanını kes, onlar da keseceklerdir. Yoksa korkarım sana âsi olurlar" demesiyle bu söze uyduğunu görüyoruz. Bizim "sebebsiz yüzüne bakılamayan" ve "sözlerinin ve davranışlarının hikmetinden sual olunamayan" şeyhlerimiz, ulularımız acaba ashabı değil, Resûlullah'ı (s)'da mı geride bıraktılar? Bu sözü sarfetmek bile utandırıcı fakat hâlimizin acı tezahürünü iyice vurgulamak için muhal farz kabilinden söylemek gerekiyor.
İyice bilmeliyiz ki, eleştirinin olmadığı yerde akletmeme vardır, fikirsizlik ve davar gibi güdülme vardır. Güdenin sahtekâr olması hâlinde meydana gelecek felâketler bir tarafa, nebî de olsa, velî de olsa, güttükleri davarlar ise onlardan bir umran kurulamayacaktır. Düşünmeden güdülecekler, peygamber aralarından biraz ayrılınca yine Sâmirî'nin buzağısını put edinecekler (1) ve sonunda da yüce Nebî'ye "Rabbim bu fâsık kavimle benim aramı ayır..." demek kalacaktır. (2) Çünkü onlar artık peygamberlerine: "Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız." diyecek kadar yozlaşmış bulunacaklardır. (3) Bu ümmetin ilkleri böyle olmadı. Sonra gelen ilklerin takipçileri de, onları takip edenler de işi götürdüler.
Ama bir mirasyedi güruhu geldi ki sonradan, akletmez, "hikmetinden sual etmez" davarlar olarak zuhur ettiler. Mezhep asabiyetini, kavim asabiyetini, daha bilmem ne câhilî asabiyetleri Sâmirî putları olarak dirilttiler ve kendine "ey ibn-i zâniye" diye hitap eden adama hiç tepki göstermiyen Ebû Hanife'lerin adına önlerine çıkana eleştiri hakkı tanımaz oldular.
Gerçek büyüğe düşen, "Sözlerimi tartınız, mihenge vurunuz, gerçek çıkarsa alınız, kalp çıkarsa geri çevirip kabul etmeyiniz." demektir. Fakat bu söz karşısında estağfirullah çekip "Ne büyük zat, işte büyükler böyle tevazulu olurlar" deyip söylenenin tam tersiyle amel ederek onu kendinden hatâ sadır olamıyacak kimse mertebesine yükseltirsek mesele bitmiş demektir. Bu yapılana "tambağlılık" değil, ahmakça ihanet adını vermek gerekir. Çünkü ahmaklığın tarifi "fayda zannıyla zarar vermek"dir.
Zira böyle yapmak o kimsenin sözlerinin etkisini yok etmektir. Bir de böyle söyleyen, bizim ahmaklığımızın farkında bir açıkgöz ise ve kendini büyütmek için ön yatırım olarak görünüyorsa vay hâlimize... Nice özü sözü doğru gerçek büyükler, böyle ahmak müntesipleri yüzünden perdelenip anlaşılamadığı gibi, nice sahte büyükler de etraflarında toplananlar tarafından şişirildikçe şişirilmişlerdir.
Tenkid ve eleştiri dostluğun, sevginin nişânesidir. İnsan sevmediği kimselerin hatalarıyla ilgilenemez ki eleştirsin. Eleştiren, hataların dostuna vereceği zarardan korkan ve onu düzeltmek, kurtarmak isteyen kişidir. Fakat her şeyin aşırısı iyi olmadığı gibi iyi niyetten uzak, yapıcı olmayan tenkid ve olmuş bitmiş, geçmiş hataları ikide bir başa kakmak yahut ölmüş gitmiş insanların yaptıklarını çekiştirmek çirkindir.
Ancak; geçmişte olan bir hatanın nesiller boyu intikal etmemesi için bu hatayı ve faillerini kurcalamak, tarihi ve insanî yönleriyle yapılanı ortaya getirmek deister istemez zaruridir. Ölüp gitmiş ve ruhu Rabbine kavuşmuş, O'na hesabını vermekte olan insanlar hakkında gerekli saygıyı içinde bulunduran bir uslup kulllanmak şartıyla bu yapılmalıdır. Yoksa geçmiş meselelerin hesabını tümden kapatıp hesabı Allah'a havale etme yanlışların nesiller boyu katlanarak gelmesine sebep olacaktır. Geçmişine saldırmayı huy edinen nesepsiz hilkat garibeleri bir yana... Onların sözünü etmeye bile değmez, zira onlar kafa ve gönüllerini yâd ellere kaptırmışlardır.
Bahsimiz ümmetin derdi ile dertlenenler hakkındadır. Ümmet meselesinde kimsenin hatırı korunamaz. Kim yapmış olursa olsun, bir hatanın o kimseye dil uzatılamayacağı gerekçesiyle kapatılıp nesiller boyunca katmerleşmesine göz yumulamaz. Hatâ insan içindir ve hatâ yapma insan olmanın gereğidir. Yalnız peygamberlerdir ki, onların hata denilemeyecek, zelle denilen davranışlarını ânında düzelterek yanlışa düşmelerine bırakmamıştır. İnsanların bütün bunları bildikleri halde gerçeği duymaya, eleştiri dinlemeye tahammülleri olmaması tuhaftır doğrusu.
Muhakkak ki Allah kullarının bu hallerini bildiğinden toplum içinde gerçeği çekinmeksizin açıklayanları 'insanların kınamasından çekinmeyenler" diye tanıtarak onları sevdiğini, onların da kendisini sevdiklerini bildirmiştir. (4) Zira onlar insanların levmetmesinden değil, Allahın (c) itabından korkarlar...
(1) Tâhâ 83-98
(2) Mâide 25
(3) Mâide 2
(4) Mâide 5.
İktibas Dergisi, Ayhan Okutan, Haziran 1986.