ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  Hz. Peygamberin beşer ve ümmi oluşu -2-
 

Doç. Dr. Remzi Kaya: Kur'an'da Hz. Peygamberin beşer ve ümmi oluşu -2- 

Öte yandan, Ârâf Suresi 157. ayeti yorumlayan alimler,
Hz. Peygamberin ümmi ve beşer olduğu konusunda görüş birliği içindedirler.

DİĞER İNSANLARDAN FARKI

Ümmi bir insanın birinden yardım almadan insan ve cinleri aciz bırakacak Kur’an gibi eşsiz bir kitabı meydana getirmesi mümkün değildir.

Böyle bir eser bütün yaratılanları aciz bıraktığına göre sonsuz kudret sahibi birisinin olması gerekmektedir. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in durumuna açıklık getirilirken; “Sana Kur’an’ı okutacağız ve sen (Onu) unutmayacaksın” buyurmuştur. Bu ayeti değerlendiren müfessirler, iki önemli noktaya işaret ederler. Birincisi, Hz. Peygamber’in ümmi olarak çok büyük bir kitabı tekrarlamadan ezberlemesi ve istediği zaman okuyabilmesi. İkincisi, Kur’an’ın bir mucize olarak her asra cevap verebilecek vasıflara sahip olması.

Hz. Peygamber de her fırsatta Kur’an’ın Allah tarafından verildiğini ifade etmişlerdir. Peygamberlere ve özelliklede son Peygambere verilen vahiy gerçeğini anlamadan, “ümmi” ve Hz. Peygamberdeki üstünlüğe açıklık getirmek mümkün değildir. Ümmî kavramına karşı çıkan insanların yanılmalarının sebeplerinin başında, vahyi insan ve hayvanların müşterek olduğu görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma gibi maddi duyu organlarıyla anlamaya çalışmaları gelir. Oysa, insanda bunlara ilaveten, basiret (görme), ilham, keşf (sezgi), zevk (tatma), hikmet ve akıl (anlama) gibi manevi özellikler mevcuttur. Bu duygulara sahip olunmadan, Peygamberin sahip oldukları manevi değerler anlaşılmaz. Yaratıcının Hz. Peygambere söylemesini istediği, “Bana vohyolunana uyuyorum.” “O uydurulacak masal değil” ifadelerini, insanları diğer yaratıklardan ayıran duygularla anlamak mümkündür. Basiret, sezgi ve akıl gibi hasletlerle müspet ilmin birleşmesi, Peygamberlerin önemli vasıfları arasında bulunan hikmet, vahiy ve “ümmî” vasıflarını anlama ve izah etme imkanı verir. Öte yandan, insanda maddenin dışında asıl benliğini oluşturan ruh dediğimiz maneviyat bulunur. Örneğin, insandaki gözün et ve bağlarıyla, saydam tabakası, bebeği, beyazı, siyahı, yuvarlağı gibi maddesini oluşturan kısmına ilaveten görmesini sağlayan diğer bir özelliği vardır. Göz bebeğinin görme nuru, gizli sırrı ve maneviyatını oluşturur. Maddi ilim dış görünüşünü izah edebilmektedir. Görmesini sağlayan nur, Allah’a ve O’nun kudretine inanmadan nasıl izah edilebilir? İşte, Hz. Peygamberin maneviyatını oluşturan ve diğer insanlardan ayıran en önemli özellik manevi özelliğini oluşturan vahiy ve bu vahyi getiren melektir. Hiçbir Peygamber Allah’ın izni olmadan bir ayet söylemesi mümkün değildir.

Hz. Peygamber’e birinden eğitim aldı denilecekse bu eğitimi, “Kur’an-ı sana okutacağız O’nu unutmayacaksın” ifadelerini söyleyen Yaratıcı vermiştir. Hz. Peygamber de kendinde olan farklılığın vahiy olduğunu ifade etmişlerdir. Bu eğitim, Peygamberlerin ortak vasfıdır. Peygamberlerin eğitim sistemi diğer insanların eğitin sisteminden farklıdır. Bu inceliğin anlaşılması, son nebinin beşer ve ümmî olduğunu anlama imkanı verecektir. Peygamberlerin manevi hasleti bilinmeden, müspet ilimle elde edilecek sonuç eksik kalma durumundadır.

Hz. Peygamberin Kur’an ve önceki kitaplardaki vasıflarına ilaveten, Yüce Allah Cebrail vasıtasıyle Kur’an’ı okuttuğunu bildirmişti. Bu okutma şekli vahiydir. İnsanın doğuştan itibaren yetiştiği çevrede görmüş olduğu eğitim ve sonradan edindiği tecrübeler zamanla gelişmesi neticesinde bir şahsiyetin oluştuğu bilinmektedir. Şahsiyetin gelişmesinde çevre, eğitim ve öğretimin etkisi inkar edilemez. Fakat bu durum, bir Peygamber için yeterli görülmez. Peygamber için bunlara ilaveten, dini bilgi ve eğitimin gelişmesinde ilahi vahyin önemi büyüktür. İnsanlara her konuda örnek olacak Peygamberin eğitim ve gelişimi vahiy kontrolünde olmaktadır. Beşer ve ümmî kavramlarının anlaşılması için Hz. Peygamberin hayatı vahy öncesi ve sonrası olarak düşünülmelidir.

1)Vahiy Öncesi Durum
Hz. Peygamber’in doğuştan vahyin başlangıcına kadar olan dönemde o dönemi şartlarında yaşayan insanlarla paralellik arzetmektedir. Bununla birlikte, insan yaratılış itibariyle farklı yaratılmıştır. İnsanlar bir birlerine karşılıklı muhtaç oldukları gibi Yaratıcısına karşı aciz durumdadır. Her hareketinde O’na muhtaçtır. Bu farklılık insanların kendi aralarında da görülür.

Biri diğerinden güçlü, zeki ve hassas olabilmektedir. Renklerde, kokularda, tabiat hadiselerini algılamada ve kendi yaratılışını incelemede farklı kabiliyette olabilmektedirler. İşte, Hz. Peygamber kendisi gibi ümmî bir toplumda dünyaya gelmiş, o toplumun şartlarında yetişmiş, hiç kimseden eğitim almamasına rağmen bir çok konuda diğer insanlardan kabiliyetli ve son derece üstün zekaya sahip olması neticesinde olaylara yaklaşımı farklı olabilmiştir.

Vahiy öncesi dönemde Yaratıcısının kontrolünde, güzel duygu ve düşüncelerle yetişmiş, vahiy verilmesinden önce yalnızlık kendisine sevdirilmiş, kötülüklere karşı duyarlı hale getirilmiş, şirk ve yanlış inançlara bulaşmadan örnek bir hayat geçirmiştir. Söz konusu dönemde, Yahudilerin eğitim merkezleri olan “Beytül Midras” ismi verilen eğitim yerleri ve havralarının yanında, Hıristiyanların kiliseleri ve Papazların vaazlarına karşılık “ümmî” bir toplum olan Arap halkı böyle bir imkana sahip olmamıştır. Hz. Peygamberin gelişme ve yaşantısı diğer Arap halkı gibi olmuştur. Ufak yaşta güzel konuşma ve yetişmesi için süt anneye verilmiş olması, sınırlı bir eğitimi hatırlatmaktadır. Zira Peygamberin hayatındaki önemli farklılık vahiyle birlikte, hayatının son yirmi üç senesinde olmuştur.

2)Vahiy Sonrası Dönem
Peygamberlik normal insanların şartlarında düşünülecek bir hadise değildir. “De ki: ben de sizin gibi bir insanım. Ancak bana vahyolunuyor.” ifadesi, Yüce Yaratıcının Hz. Peygamberi diğer insanlardan vahiyle ayırdığını gösterir. Vahyin başlamasından sonra Hz. Muhammed’de iki şahsiyetin oluştuğu gözlenir. Vahiy gelmeden önceki insanlık hali ve vahiy verilmesiyle gelişen Peygamberlik durumu. Peygamberlik dönemi olan yirmi üç senelik zamanda, Allah’ın kelamı ve emirleri O’na belletilmiş, eliyle yazmadan ve gözüyle okumadan bütün alimleri dize getiren imkana sahip kılınmıştır. Hz. Peygamberin vahiyle üstün hale getirilmesi, duymayan ve görmeyen birine göre görmesi ve duyması gibidir. İnsan ve Cinleri aciz bırakacak sözleri söylemesi, bu konuda Allah’ın O’nu bir rahmet Peygamberi olarak insanlara göndermesindendir. Dini işlevdeki sözleri kendi sözü değildir. Tamamen Allah’ın ona tebliğ etmesini emrettiği vahyidir.

“O kendi nefsinden bir şey söylemez. O’nun söylemesi kendisine verilen vahıy iledir.”

“Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir’ dediler. De ki: ‘O’nu kendi tarafımdan değiştirmek, benim için imkansızdır. Ben sadece vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.”

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı şeyler uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalar sonrada can damarını koparırdık. Hiç biriniz buna mani de olamazdınız. Doğrusu O (Kur’an) sakınanlar için bir öğüttür.”

“Ve bana Kur’an okumam emrolundu. Kim yola gelirse, kendi yararına yola gelmiş olur. Kim sapar de ki: Ben ancak uyarıcılardanım.”

“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben meleğimde demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.’ De ki: Körle gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”

Yukarıda anlamlarını zikrettiğimiz ayetlere ilaveten, Yüce Yaratıcı “ümmi” olarak önceki kitaplarda vasfını haber verdiği ve “ümmi” olarak yetiştirdiği Peygamberine diğer insanlardan farklı yönünü şu ayetleriyle haber vermektedir.

“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakimdir.”

“İşte böylece sana da Kur’an’ı emrimizle vahyettik. Sen kitap nedir, imam nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.”

Şûrâ Suresi’ndeki ayetlerin anlamlarında vahiy veriliş şekillerini ve Hz. Peygamberin vahiyden öncesi durumuna açıklık getirdiğini görmekteyiz. Buna göre vahiy; a) Rüya b) Perde arkasından bir konuşma, c)Bir elçinin gönderilmesi ile olmaktadır. Bu prensipler daha önce gönderilen Peygamberler içinde geçerlidir.

Elli ikinci ayette, Hz. Peygamberin vahiyden önceki durumu belirtilirken, kitap ve iman konularında bilgi sahibi olmadığı hatırlatılmıştır. Yüce Allah, son nebinin “ümmi” vasıflarını ve Kur’an’ın haber verdiği konuları kabul etmeyenleri şu sözleriyle haber vermektedir. “De ki: ‘ O inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve (ğövüslerdeki sıkıntılara) bir şifadır.

Hz. Muhammed kendisine melek vasıtasıyla gelen vahyi şu ifadelerle açıklamaktadır.

“Ben yürürken birden bire gök yüzünden bir ses işittim. Başımı kaldırıp bir de baktım ki, Hira’da bana gelen melek sema ile arz arasında bir kürsü üzerine oturmuş. Müthiş bir şekilde korktum. Hemen evime döndüm ve ‘beni örtün. Beni örtün ‘ dedim. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi.”

“Ey (örtüsüne)bürünen kalk ve inzar et. Rabbini yücelt.” Hz. Aişe (r.a) vahiy hadisesini şu sözleriyle açıklamaktadır.
“Rasülullah çok soğuk bir günde kendisine vahiy nazil olurken gördüğüm olmuştur. Kendisinden o hal geçtiği zaman çok terlerdi.”

Zeyd b. Sabit de;
“Hz. Peygamber’e gelen vahyi yazardım. Vahiy nazil olduğu zaman O’nu bir sıkıntı basar, inci taneleri gibi ter dökerler, daha sonra açılırdı. Kendileri gelen vahyi bana imla ettirir, ben de yazardım. İşimi bitirinceye kadar vahyin ağırlığından çok zahmet çekerdim...”

Hz. Peygamberde vahiy esnasındaki değişikler ve vahyin bitmesi neticesinde eski haline dönmesi, dini bilgiler kendisine verilmesi ve ezberlemiş olması, gelen emirleri icra etmesi, peygamber ve insan olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Sıkıntı anında terlemesi, vahiy bitmesiyle normale dönmesi, her insanda meydana gelen hadiseyi hatırlatmaktadır.

Hz. Peygamberi diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerin bir diğeri de, miraç hadisesinde almış olduğu vahiy şeklidir. Zira O, Rabbine bir yayın iki uçları gibi yaklaşmıştı.

“O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?”

Miraç hadisesi, diğer Peygamberlere verilen vahy şeklinden farklı olmuş, cahil Arap toplumu da, vahyin önemini anlamakta zorlanmıştı.

DEĞERLENDİRME
Yukarıda verilen nakillerin ışığında elde edilen bilgileri aşağıdaki şekilde netleştirmemiz mümkündür.

Yüce Allah Âraf Suresi 157. ayette Ehl-i Kitap’a, Hz. Peygamberin ümmi vasfının Tevrat ve İncil’de haber verildiğini hatırlatmıştı. Buradan hareketle, Kur’an-ı Kerim’de iki farklı Ehl-i Kitap portresi çizilmektedir.

Birincisi, Âl-i İmran Suresi 3/159; Nisa, Suresi 4/162; Mâide Suresi 5/63-84; En’âm, Suresi 6/114; Ra’d, Suresi 36; İsra Suresi 17/107-108; Kasas Suresi 28/52-53; Ahkaf Suresi 46/10. ayetlerinde, kitap ehlinden bazı kişilerin, Hz. Muhammed’in kendi kitaplarındaki vasfı sebebiyle, Kur’an ve Hz. Peygambere hemen inandıkları haber verilmektedir. Bu din mensupları kendi peygamberlerine de gereği gibi inanan kişilerdir. Kur’an’n haber verdiği bu ayetler, Ehl-i Kitabın bilgi ve inancı ile uyuşmaktadır. Bu sebeple bir çokları hemen inanmışlar, diğerleri karşı çıkamamışlardır. Ayrıca, önceleri Hz. Musa ve Hz. İsa’ya inanmış iken, sonraları Hz. Muhammed’e iman edenlerin, Tevrat’ta yer alan ümmilerin bekçisi, isminin mütevekkil, ağır başlı, kötülüklere karşı düşman ve afv edici olması etme gibi sıfatlar Kur’an’ın haber verdikleri ile uyum halindedir. Bu durum, Hz. Peygamnber’in “ümmî” olduğunu, Tevrat ve İncil’de yer aldığını hatırlatmaktadır. Kur’an’ın zikrederek tenkit ettiği İkinci sınıf Ehl-i Kitap mensupları, zamanımızdaki Misyonerler ve karşı çıkanları hatırlatan ayetlerdir. Bunların karşı çıkmalarına sebep olan etken, din adamlarının yanlış bilgi vermeleri, dünya menfaatleri ve kendi çıkarları olarak ifade edilebilir.

Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu diğer bir grup Müşrik ve zamanımıza kadar gelen uzantılarıdır. Bu sınıfa giren insanlar ilahi kaynaklı hiçbir şeyi kabul etmek istememeleri, dünya çıkarları, kendi kuruntuları ve vahyi anlayacak kapasitede olmayışları sebebiyledir. Yüce Allah bu durumda olanları, “Eğer sana kağıt üzerine yazılı bir kitap indirmiş ve onu elleriyle tutmuş olsalardı, yine inkar ederler, ‘bu açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi” ayetleriyle açıklamaktadır.

Müfessirler, ümmî kavramının geçtiği ayetleri yorumlarken iki önemli noktaya dikkat çekmektedirler; 1) Hz. Peygamberin Kur’an’ı ezberlemesi ve hiç unutmaması.
2) Kur’an’ın ümmi Peygamber vasıtasıyla bütün yaratılanları aciz bırakması.

Öte yandan, Ârâf Suresi 157. ayeti yorumlayan alimler, Hz. Peygamberim ümmi ve beşer olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Hudeybiye antlaşmasını değerlendiren İbn Kesir (ö.774/1372), Kadı Ebû Velid el Bâcî’nin, Hz. Peygamber’in okumasını bildiğine dair görüşlerini reddederek, Hz. Peygamber kıyamete kadar ümmî kalmış ve yazı yazmamıştır. Bâcî ve taraftarları yanlış değerlendirmiş, Hz. Peygamber’in Tevrat ve İncil’deki vasfı okuma ve yazmasını bilmemesidir. Diğer vasıfları da şâhit, müjdeci, korkutucu ve ümmileri korumasıdır şeklinde görüşlerini belirtmektedir.

Elmalılı’da, ümmi birinin okuma ve yazma bilenlerden daha üstün olması, normalin aksine, Allah tarafından insanın çalışmadan ilahi bilgilerle donatılmış bir Peygamber için fıtrat yüceliğine delalet etmesi olarak değerlendirir.

Kurtubi (ö. 671/1273) de, “ümmî” kelimesini tarif ederken, bir millete mensup kişilerdir. Bunların özelliği, okuma ve yazma için eğitim görmemeleridir. Hz. Peygamber’de böyle “ümmi” bir toplum arasında yetişmiş eğitim görmemiştir. Bunun delili Ankebut Suresi 48. ayettir şeklinde açıklamalarda bulunmaktadır.

Kur’an’da Hz. Peygamber’in vasıfları şahid, müjdeci, korkutucu ve ümmi şeklinde sıralanırken, Hz. Peygamber’e bir mucize olarak verilen son kitabın, diğer kitap ve Peygamberlerin getirdiklerini, “müheyminen aleyh” (gözetleyici ve koruyucu) bir konumda olduğu ifade edilmektedir. Öte yandan, Yüce Allah insanların durumuna açıklık getirirken, her dönemde uyarıcı peygamberlerin gönderildiğini, insanlar arasındaki ihtilafları çözmeleri için kendilerine kitaplar verildiğini, inanmamalarına sebep olarak haset ve çıkarlarını göstermektedir. Buna göre, Hz. Peygamberin önemli vasıfları arasında bulunan ümmi, beşer ve diğer insanlardan farklı yönlerinin olması ilmi kriterler açısından isabetli bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerim ilk Peygamberden itibaren, Kitap Ehl-i’nin yanıldığı ve ihtilaf ettiği konuların önemli olanlarını düzeltmiştir. Ehl-i Kitap’ın kendi kitaplarındaki haberleri ve vasıfları kabul etmeyişleri, kendi Peygamber ve kitap anlayışlarının ilahi çizgiden uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Zira onlar, Peygamberlerin ismet sıfatlarını algılamakta zorlanarak, onların günah işleyebileceklerini ileri sürmüşler, onları bir kral gibi görmüşler ve (Hıristiyanlıktaki gibi) ilahlık seviyesine yükseltmişlerdir. İlahi vahy açısından bu durum kabul edilmez durumdadır. İslam inancına göre ise, insanlığa örnek olarak gönderilen Peygamberler, Yaratıcı tarafından özel olarak eğitilmekte, insanlık gereği hata yaptığında Rabbi tarafından uyarılmaktadır. Zira onlar da insandır.

Diğer insanlardan farkı Peygamberlere vahiy verilmesidir. Peygamberlerin dini konulardaki söylevleri vahiy mahsulüdür. Dünya ile ilgili konulardaki görüş ve düşüncelerinde hata etmesi mümkündür. Ehl-i Kitap alimlerinden bazıları Tevrat ve İncil’de yer alan benzer konulardan hareketle, Hz. Peygambere karşı çıkmaları, Peygamberlerini kendilerine hasretmeleri vahy gerçeğini anlamamaları veya saptırmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü, Kur’an ve diğer ilahi kitapları gönderen aynı kaynaktır. Kitaplardaki konuların birbirine benzemesi, hepsinin hak olduğunun bir kanıtıdır. Kur’an’ın onlardan farkı, tahrif edilmeden zamanımıza kadar gelmesi, son kitap olması, öncekileri bünyesinde ihtiva etmesi, bütün kitaplardan üstün olması, onlar üzerinde yapılan tahrifleri haber vermesi ve düzeltmesidir.

Asrımızda Yaratıcının son nebisi için kullandığı vasıflarındaki evrensellik o günkü gibi tazeliğini korumaktadır. O “Ümmi” dir fakat Allah tarafından kendilerine vahyedilerek üstün hale getirilmiştir. Bazı önemli kelimeleri tanıması, O’nun okuma ve yazmayı bildiğini kanıtlamaz. Zira Kur’an, vahiy desteği olmadan yazılabilecek bir kitap değildir. Diğer bir ifade ile, onu bir beşerin yazması mümkün görülmez. Bununla birlikte, Vahiy gerçeği asrımızda daha iyi anlaşılmaktadır. Örneğin, bilgisayar çağında bir müellif kitabını hazırlarken çalışmalarını değişik safhalardan geçirmektedir. Basımından önce birçok defa çıktısını alarak kontrol etmekte ve ettirmektedir. Buna rağmen hata olmaktadır. Kur’an’ın nazil olduğu ortamda yazımı ve çoğaltılması el yazması ile olmuştur. Kur’an’ın bütün hata ve kusurlardan uzak ve mükemmel olması Hz. Peygamber ve O’na verilen vahye karşı çıkanların ne kadar yanıldıklarını göstermektedir. Hz. Peygamber beşer olması münasebetiyle zaman zaman yanılmıştır. Ehl-i Kitap’ın “Hıristiyan bir köleden öğrendi”, Müsteşriklerin “masal” dedikleri vahyi, Yüce Allah ümmi toplum arasında, ümmi olarak yetişen Peygambere bir mucize olarak vermiş, ezberletmiş, okutmuş ve koruma altına almıştır.

Bu sebeple Kur’an’ın ve O’nu tebliğ edenin vasıfları zamanımızda daha iyi anlaşılmaktadır. Kendinden önce gelen bütün Peygamberlerin Hz. Peygamber’i tasdik etmesi, vasıflarının ilahi kitaplarda zikredilmesi, Tevrat, İncil ve diğer ilahi kitaplardaki haberlerinin zamanımıza kadar gelmiş olması, Yaratıcının ümmî vasfını ve insan olduğunu belirtmesi, Misyoner ve İnanmayanların iddialarının aksine, beşer ve ümmî olduğunu kanıtlamaktadır. Yüce Allah Hz. Peygamber’in vasıflarını ve Kur’an’a inanmak istemeyenleri şu ifadelerle uyarmaktadır:

“...Ayetlerimizi kafirlerden başkası inkar etmez.”, “Sen yazı yazmayı bilseydin yanlış yolda olanlar şüphe ederlerdi.”, “...Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası inkar etmez.” ve “(Kur’an’a)Üzerine azap hak olanlar inanmazlar.”, “Onu Rûhu’l Emin. Senin kalbine uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir dille indirdi. O evvelkilerin kitaplarında da vardır. İsrail oğulları bilginlerinin onu bilmesi de onlar için bir delil değil mi?...”

Yukarıda ifade edilen nakil, görüş ve yorumlardan hareketle son nebinin, beşer, ümmi ve yaratılanlara bir rahmet olarak gönderilen, üstün vasıflara sahip, örnek bir insan ve Peygamber olduğu anlaşılmakta, karşı çıkan ve inanmayanların, gerçeği yansıtacak bir delillerinin olmadığı gözlenmektedir.


 
  Bugün 29 ziyaretçi bizimle..