ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  Iblis ve Melek
 

MELEK:

Arap dilbilimi uzmanları ملك - melek sözcüğünün kökeni ile ilgili altı farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitleri ayrıntılarıyla belirtmek sayfalar dolusu açıklamayı gerektirir. Bu nedenle en isabetli iki tespiti dikkate almakla yetineceğiz. Konu hakkında daha geniş bilgi için Kitabü'l-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma', Garaib, Lübâb, Rûh, el- Bahrü'l - Muhît, Müfredât gibi kaynaklara başvurulabilir.

Birincisi: Melâike ve bunun tekili olan melek sözcükleri ؤلوك - ülûk kökünden türemiştir. Bu sözcük "elçi göndermek" anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı مألك - me'lek dir. İsm-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla başındaki م - mim harfi ektir. Sonra elif ile lâm yer değiştirmiş, ملئك - mel'ek yapılmıştır. Allah'tan gelen elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla kalkmış, sözcük ملك - melek şeklini almıştır.

İkincisi: Başındaki م - mim harfi kelimenin aslındandır, ek değildir. "Kuvvet/ yönetim gücü" anlamındaki ملك - melk kökünden türemiştir. Mülk, milk, mâlik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlamına göredir.

Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler de, bize göre melek sözcüğü her iki kökten de türemiş ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Şöyle ki: Bazı Âyetlerde geçen melâike sözcüğü birinci şıktaki anlam kapsamına, bazı Âyetlerdekiler ise ikinci şıktaki anlam kapsamına girmektedir. Bunların ne anlamda kullanıldıklarını pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda ملك - melek kelimesinin "kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici" demek olduğu anlaşılmış olmalıdır.

Kur'ân'ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur'ân'daki anlamlarının iyi bilinmesi gerekmektedir.

Görüldüğü üzere melek sözcüğü anlamları farklı olan iki değişik kökten de gelebilmektedir. Buna paralel olarak; melek kavramı ülûk kökündeki anlamına göre "elçiler/haberciler", melk kökündeki anlamına göre ise "yönetim güçleri" anlamına gelmektedir. Ne yazık ki, bu ayırım yapılmadan Kur'ân'daki bütün melek ve melâike sözcükleri aynı anlamda kabul edilmiştir. Hâlbuki konu akışı dikkate alınarak bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Zaten böyle de yapılmalıdır; zira konu içerisinde her biri farklı anlamlar içermektedir.

Bu açıklamalar doğrultusunda, Âdem'e secde eden/boyun eğen melekler ile Âdem'e secde etmeyen İblis adlı melekten bahseden Âyetlerdeki ملائكة - melâike sözcüğünün melk kökünden türeme olduğu ve "güçler" anlamına geldiği anlaşılmış olmalıdır.

f)  İblis, Âdem'e [insana] secde etmez.   [boyun eğmez, kontrole girmez]

Konu ile ilgili Âyetler bilindiği için tekrarlama gereği duymuyoruz. Ancak özellikle şu ayrıntılar gözden kaçırılmamalıdır. İblis Rabbine boyun eğer, O'na yalvarır, ondan dileklerde bulunur. Kur'ân'ın ilgili pasajları bütün olarak okunduğunda bu durum açıkça görülür.

g) İblis insan var oldukça vardır, insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur.

(Sâd: 79–81)  [İblis] dedi ki: "Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver." [Allah] buyurdu ki: "Peki, süre verilenlerdensin. O bilinen vaktin gününe kadar."

(A'râf: 14-15) [İblis] dedi ki: "İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver." [Allah] Buyurdu ki: "Süre verilenlerdensin."

Bu doğrultuda başka Âyetler de vardır.

Kur'ân'a dayalı bütün bu ipuçlarını değerlendirdiğimizde acaba hangi yargıya varırız? Konunun daha iyi ortaya konulabilmesi için soru şu şekilde de sorulabilir:

Gözükmeyen, insanların içinde [beyinlerinde] bulunan, sürekli vesvese veren, kıyâmete kadar bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?

Bu soruya herkesin ama özellikle de psikolojiden anlayanların verebileceği tek bir cevap vardır: İnsanın düşünme yetisi … İstenirse bu nitelikli güce bir başka ad da konulabilir.

Psikoloji biliminde düşünce, beynin dolaylı yaptığı bir tepkidir diye tanımlanır. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır.

Yukarıda Kur'ân'a dayalı olarak sıralanan İblis'e ait özellikler, tek tek insandaki düşünme yetisine uygulanabilir. Buna göre düşünme yetisi:

·         Göze gözükmez,

·         İnsanın zihninde sürekli vesvese verir,

·         Sâdece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,

·         İnsana secde etmez [insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez],

·         Enerjiden ibarettir [ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur],

·         Bir güçtür [melektir].

Ana Britannica'nın "düşünce" maddesiyle ilgili makalesinin şu bölümü dikkat çekicidir:

"Psikanalize göre, 'birincil süreç düşüncesi" bilinç dışı ve sözcük ötesi bir süreçtir. Yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden. sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa 'ikincil süreç düşüncesi' gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir." [7-4] (Ana Britannica-Düşünce maddesi, Cilt: 11 s: 20)

Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, insanın akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri/güçleri arasında tam kontrol edemediği tek melek/meleke, psikoloji bilimince "birincil süreç düşüncesi" diye de tanımlanan düşünce meleği/melekesidir."Birincil süreç düşüncesi" adı verilen bu zihinsel yeti, bilinç dışı, insanın tam olarak kontrol edemediği bir olgudur.

İşte, iğvalarından [dürtülerinden] Allah'a sığınmamız gereken Şeytân-ı Racîm [İblis] de budur.

Aşağıdaki Âyetler tetkik edildiğinde, Şeytân-ı Racîm'in insanın kendi içinde olduğu görülecektir. Bu insan bir peygamber de olsa durum aynıdır.

(Tekvîr: 19–25) Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; güçlü, Arş'ın Sahibi'nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir. Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O'nu açık ufukta gördü. O gayb hakkında cimri de değildir. Bu, kovulmuş Şeytânın sözü değildir.

(Necm: 3-4) O, hevadan konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen bir vahiydir.

(Hakka: 38–47) Artık yok, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize! O, [Kur'ân] hiç şüphesiz şanlı bir elçinin sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. O, Bizim adımıza bazı lâflar uydurmaya kalkışsaydı, elbette Biz onu, o yüzden yemin (sağ el) ile yakalardık. [kuvvetle tutar hınç alırdık] Sonra da onun iliğini [can damarını] keser atardık. O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız."

Ancak; "Düşünme Yetisi" İslâm'ın üzerinde hassasiyetle durduğu tefekkür ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklı şeylerdir. Fikr [Düşünce Yetisi] İslâm'da kınanırken Müddessir Sûresi'nin 18–25. Âyetlerinde görüleceği gibi, tefekkür emredilir, zorunlu görev hâline getirilir. Detay "Tefekkür" adlı çalışmamızdadır.

Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde gerek İblis'in sayısıyla ilgili ve gerekse İblis'in yaratıldığı boyut hakkında bazı soru işaretleri oluşabilir. Bu istifhamların giderilmesi için şu açıklamalar yapılabilir: Onların giderilmesine gelince:

İblis ve Şeytân-ı Racîm'i konu alan Âyetler incelendiğinde ikisinin de aynı şey olduğu görülür. İblis ayrıca "Şeytân-ı Mârid" ve "Hannas" olarak da nitelenir.

Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, tedbir alınmaz ve şerrinden Allah'a sığınılmazsa, insanı dünyada ve âhirette felâkete sürükler. İnsanı felâkete sürükleyen bu gücün uzakta değil, insanın bizzat kendi boynunda asılı olduğu aşağıdaki Âyette de ifade edilmiştir:

(İsrâ: 13) Ve her insanın boynuna kendi kuşunu [ona kötülük ettirten gücünü] bağladık.

Şeytân-ı Racîm aşağıdaki Âyette de كلّ - küll kelimesiyle birlikte kullanılmış ve böylece İblis'in/ Şeytân-ı Râcim'in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır:

(Hicr: 17) Ve biz onu Şeytân-ı Racîm'in hepsinden koruduk.

Tek bir İblis'in ilk insandan son insana kadar yeryüzündeki herkesi etkilediğini ve etkileyeceğini kabul etmek İblis'e Allah'a ait nitelikleri vermek olur. Bu da bazı eski dinlerde iyilik ve kötülük tanrısı olarak ortaya çıkmış olan bâtıl inançlar doğrultusunda bir kabul olur.

İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır, yani üç boyutlu âlemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah'ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği, tedbir alamayacağı, başka bir boyuttan olan bir yaratıkla başa çıkma imkânına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Ayrıca bu Sünnetullah'a da aykırı olurdu. Çünkü "Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez."   

Bakara Sûresi'nin 233, 286; En'âm Sûresi'nin 152; A'râf Sûresi'nin 42; Mü'minun Sûresi'nin 62; Talâk Sûresi'nin 7. Âyetleri.

Kâfirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler, Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap buyurmuştur.

(İsrâ: 9) De ki: "Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik."

Âyetin de doğrudan ifade ettiği gibi, peygamberler insanlığa aynı boyutta yaşayan kendi hemcinsleri arasından seçilerek gönderilmişlerdir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.

İBLİSE MÜHLET VERİLMESİNİN NEDENİ:

İblis'in yaratılmasında ve İblis'e kıyâmete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. Allah'tan kendisine süre verilmesini isteyen İblis, insanlara yapacaklarını şöyle dile getirmektedir:

(A'râf: 16-17) Beni azdırmanın karşılığında yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın.

(Hicr: 39-40) Rabbim! Beni azdırmana [saptırmana] karşılık, kesinlikle ben de yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım.

(İsrâ: 62) Yemîn olsun, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.

Kur'ân'ın İblis'in ağzından verdiği bu sözlerden alınması gereken mesaj, İblis'in bütün gücüyle dünyayı insana sevdirmeye çalışacağıdır. Öyle ki, bu işleviyle o insanların zihninde ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde insanlar arasında mücadeleler, rekabetler, yarışmalar, bir birlerinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah'ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve insanların sınanması için insanın içinde böyle alternatif bir gücün/enerjinin olması lâzımdır. İnsan bu güç sayesinde dilerse imanı ve taatı, dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Seçebilmek robot olmamak demektir. İnsanın İblis sayesindeki bu seçiciliğinin sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden "Kahhâr, Müntekîm, Âdl, Dâll, Şedidü'l-ikâb, Serîu'l-hisâb, Hâfid, Rafi', Muizz, Müzill" isim ve sıfatları; "hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama" gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.

Bu açıklamalarla "şeytânın cennette Âdem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği, dolayısıyla şeytânın cennette ne işinin olduğu, Allah'tan başkasına secde edilemezken bizzat Allah'ın melekleri Âdem'e secdeye zorlaması, meleklerin Âdem'e müşrik olmadan nasıl secde ettikleri" gibi konularda bir ön bilgiye sahip olunmuş olmalıdır. Ayrıca Âdem'e secde eden meleklerin, düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım ve konuyu ilginç bir örnekle kapatalım: Bakara Sûresi'nin 248. Âyetinde, yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar melâike olarak ifade edilmiştir.

26–28.     Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir, içinizden doğru gitmek isteyenler için.

Kur'ân, inmeye başladığı dönemden itibaren günümüze kadar gelen zaman dilimi içerisinde, tıpkı ilk indiği günlerdeki gibi bir kısım muhatapları tarafından çeşitli bahanelerle şiddetli yalanlamalara maruz kalmıştır. Tarihin her döneminde hakikatin karşısında Ebû Leheb ve yandaşları gibi inkârcılar hep olagelmiştir. İlahî vahiy ve onu insanlara ulaştıran peygamberler yalanlanmış, bunlara inanmış olanlar da zaman zaman sert müdahalelerle karşılaşmışlardır. Kendini yeterli görüp azan insan ilâhî uyarıya kulaklarını tıkamış, dolayısıyla Allah'a güvenip O'na iman eden kalbin duyduğu hazdan mahrum kalmıştır.

Allah, vahyi karşısında duran ve gönderdiği peygamberlere fütursuzca saldıran bu tür insanları çok yakın ve acı bir azapla uyarmıştır. Peygamberimizin güvenilir bir elçi olduğunu her fırsatta dile getiren Kur'ân, azgınları bekleyen acı azabın başlangıcı olan Kıyâmet Günü ile ilgili pek çok Âyet içermektedir. İnşallah sırası geldikçe bu Âyetler de görülecektir.

29.        Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz

Âyette yer alan شاء - şâe fiili müteaddi [geçişli] bir fiildir. Geçişli fiillerin cümle içinde tümleçlerinin de bulunması lâzım gelirken, yukarıdaki cümlede böyle bir tümleç/mef'ul yer almamıştır. Bu sebeple cümlenin tümleci konu akışına göre takdir edilmeli ve cümle bu şekli ile tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece hem Allah'ın neyi dilediği, hem de kulun neyi dilediği belirlenmelidir. Aksi halde cümle tam olarak anlaşılmaz.

26. Âyetin delâletiyle anlaşılmaktadır ki, cümlede yer verilmeyen tümleç küfürdür, şirktir. Bu durumda cümlenin takdiri şöyle olabilir: 

"Âlemlerin Rabbi Allah sizin kâfir olmanızı, müşrik olmanızı dilemeseydi, siz kâfirliği de müşrikliği de dileyemezdiniz, dolayısıyla da işleyemezdiniz."

Dikkat edilirse Âyette insanın dilemesi, İnsan Sûresi'nin 29–31. Âyetlerinde de görüleceği gibi Allah'ın dilemesine bağlanmıştır. Gerçekten de Allah dilemedikten sonra hiç kimse, herhangi bir şey yapabilme irade ve gücüne sahip değildir. Her türlü ön hazırlığın yapıldığı ve gerçekleşmesi için gerekli uygun koşulların bulunduğu nice plânın boşa çıkması sıkça karşılaşıl aşılan bir durumdur. Bu demektir ki, hayalini kurduğumuz herhangi bir arzumuzun, düşüncemizin, plânımızın gerçekleşebilmesi ancak Allah'ın dilemesiyle, ya da bir başka deyişle ancak Allah'ın izni ile mümkün olabilir. Eğer Allah'ın dilemesi/izni söz konusu değilse, hayallerimiz için harcanan zaman da, sarf edilen çaba da boşunadır.

Âyette verilen mesajı iyi anlayabilmek için öncelikle مشيئة - meşîet kavramının Kur'ân bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Aksi takdirde birçok noktada çelişkiler ortaya çıkar, çıkmaza girilir. Nitekim geçmişte bu konuda birçok görüş ortaya atılmış ve bunun sonucu olarak da Cebriye, Kaderiye, Mutezile, Eş'ariye ve Maturidiye gibi birçok mezhep/ekol ortaya çıkmıştır. Mezhepler arası tartışmaları Kelâm kitaplarında bırakıp konuyu sadece Kur'ân'dan öğrenmek amacıyla dikkatimizi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına inandığımız başlıklar altında topladığımız Âyetlere çevirmeyi uygun buluyoruz

 
  Bugün 29 ziyaretçi bizimle..