C – AYETLERİN TAHLİLİ
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
1. Ayet: Nun.
“ “ن - nun ” ” harfi, “hurufu mukatta” (kesik harfler) dediğimiz harflerden biridir ve iniş sırasına göre Kur`an`ın ilk mukatta harfidir. Bu harflerin müteşabih kapsamı içerisinde olduğu, bir şifre olduğu, bir sözcüğün kısaltılmış şekli olduğu, bazı sözcüklerin ilk harfi veya son harfi olduğu, divit olduğu, hokka olduğu, büyük balık olduğu, dünyayı boynuzunda taşıyan öküzün ayaklarını üzerine bastığı balık olduğu vs. gibi, görüşler tarih içerisinde ileri sürülmüştür.
Bize göre ise hem “Ela” sözcüğü gibi “harfi tembih” (uyarı harfi/ işareti) olup, tıpkı telefon konuşmalarındaki “Alo!” ünlemi gibi okunacak olan ayetlere dikkat çekmektedir, hem de Kur`an`ın matematiksel yapısındaki olmazsa olmaz unsurlardan birisidir. Bu özelliği Müddessir suresinin 26-30. ayetlerinde inceleyeceğiz.
Kalem`e
Burada kendisine kasem edilen yani aşağıdaki iddiaya kanıt gösterilen “ Kalem”; rivayetlerde yer alan “Arş’taki kalem, levh-i mahfuzdaki kalem, kudret kalemi” vs. gibi tutarsız ve anlamsız kavramlar değil, Alak suresindeki “ Alleme bilkalem (kalemle öğreten)”dir.
Kasem edilen/ dikkat çekilen/ kanıt gösterilen nesne veya olay, muhatap tarafından iyi bilinen bir nesne veya olay olmalıdır. Meçhul bir nesne veya olaya dikkat çekilmez. Anlamsız olur. Burada “kalem” ile dikkat çekilen Alak suresidir. Cüziyet mecaz-ı mürsel sanatı ile ifade edilecek olursa, parçası söylenip bütünü kastedilmiş (zikrül cüz iradetül küll) olan Alak suresidir, ilk vahylerdir. Yani, denilmek isteniyor ki, “Derse bu gece de kaldığımız yerden devam ediyoruz. İlk derste sana vahyettiklerimizi bir hatırla, düşün!”.
ve onların satır satır yazıp söylediklerine/ efsaneleştirdiklerine kasem
olsun ki/ senin dikkatini çekerim:
Ayetin bu bölümü, bazı meal ve tefsirlerde(!), yazarların ayeti “rivayet dumanı” altında anlamaya çalışması sonucu; “kalemin yazdıklarına”, “kalemle yazılanlara”, “kalem ehlinin yazdıklarına”, “levh-i mahfuzdaki kalemin yazdıklarına” vs. gibi anlamlar verilmek suretiyle yanlış ifade edilmiştir.
Ayetteki “satr” sözcüğü bildiğimiz “yazılı satırlar” anlamına geldiği gibi, “şiir satırları”, “söylenenler”, “oluşmuş kanaatler” ve “efsaneler” anlamlarına da gelmektedir. Nitekim Kur`an`da da onlarca kez “ esatyr” olarak yer almıştır.
Burada, ayetlerin konu akışını dikkate alırsak görürüz ki; bu ayette dikkat çekilen hususlar, takip eden üç ayette açıklanmıştır. Açıklanan yani dikkat çekilen hususlar ise, Abdullah oğlu Muhammed`in (sav) üstün özellikleridir.
Bir başka ifade ile bu ayet, sonraki üç ayette belirtilen peygamberimizin üstün özelliklerine, hakkında söylenenlere, hakkında oluşmuş kanaatlere dikkat çekmektedir. Gerçekten de Abdullah oğlu Muhammed, (sav) öyle üstün özellikleri ile toplumu içinde sivrilmiştir ki, âdeta efsaneleşmiştir.
İşte bu hususlar göz önüne alınarak, ayetin “onların efsaneleştirdiklerine dikkatini çekerim” şeklinde çevrilmesi, en uygun anlamı vermek bakımından doğru olur. Ki onlar Mekkelilerdir.
Alak suresinde, peygamberimizin zihninde oluşan bazı soruların “ Hayır… Hayır…” şeklindeki kesin bir ifade ile reddedildiğini görmüştük. Bu soruların bir tanesi de “Neden ben peygamber seçildim?” sorusudur. Alak suresinde reddedilen bu sorunun açıklaması bu ayetlerde yapılmaktadır: “Sen, henüz hayatta olmana rağmen onlar (Mekkeliler) tarafından efsaneleştirilecek kadar üstün olan özelliklerin sebebiyle peygamber seçildin.”
مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
2. Ayet: Sen Rabbinin nimeti sayesinde, mecnun/ cinlenmiş/ deli
değilsin.
Bu ayette sözü edilen “Rabbinin nimeti”; Alak suresinde anlattığımız ve Enbiya suresinin 51. ayetini delil gösterdiğimiz üzere, peygamberimiz henüz Abdullah oğlu Muhammed (sav) iken, yani peygamber olmadan önce Allah`ın kendisine verdiği akıl, zekâ, cesaret, güzel ahlâk… yanında onu hanif ve müşrik olmayan İbrahim`in dinine tâbi kılışıdır.
Bu nimetlerden anlıyoruz ki tıpkı Musa peygamber gibi Abdullah oğlu Muhammed (sav) de peygamberlik için hazırlanmıştır. Musa`nın doğumundan itibaren yaşadığı olayları ve eğitim sürecini Kur`an`dan biliyoruz. Ama peygamberimiz hakkında, Musa`daki gibi detaylı bilgiye sahip değiliz.
İleride 51. ayette göreceğimiz gibi, peygamberimizin, toplumundaki bazı kişiler tarafından “ mecnun” (delirmiş), “ meftun” (fitneye uğramış) gibi nitelemelerle itham edilmesi (suçlanması), peygamberliğini ilân etmesinden sonra vuku bulacaktır.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ
3. Ayet: Ve muhakkak senin için minnete bulaşmamış çok mal var.
Bu ayet, surenin doğru anlaşılması bakımından kilit bir ayettir. O nedenle de öncelikle bu ayetin doğru anlaşılması lâzım gelmektedir. Biz bu amaçla biraz tahlil yapalım istedik.
Ayetin orijinalinde geçen “ecren” sözcüğü Türkçe`de de kullandığımız “ücret” sözcüğünün anlamdaşıdır. Yani “ecr” ile “ücret” sözcüklerinin anlam bakımından birbirlerinden hiç farkı olmayıp, iki sözcük de “Hizmet karşılığı verilen para ve mal” anlamına gelir. Bu mal ve para, terimler üzerinde büyük bir otorite olan Ragıb el-İsfehanî`ye göre maddî olabileceği gibi, manevî de olabilir. “Ecren” sözcüğünün, ayette nekre olarak (belirsiz bir ifade ile) yer almasından, bu sözcükle kastedilenin, “mal varlığının çokluğu” olduğunu da söyleyebiliriz.
Yine ayetin orijinalinde geçen “memnun” sözcüğü, “kesilmiş” anlamına geldiği gibi, “minnete bulanmış, minnet borcu altına girilmiş” anlamına da gelir. “Gayr” kelimesiyle tamlama yapıldığında ise, “kesilmemiş, kesintiye uğramamış” veya diğer anlamıyla “minnete bulanmamış, minnet borcu bulunmayan” demek olur.
Bazı meal ve tefsir yazarları bu ayette kastedileni “peygamberimize ahirette verilecek sınırsız, kesintisiz ücret” olarak anlamışlar ve kitaplarına da bu şekilde yansıtmışlardır.
Ancak bu anlayış yanlıştır. Öncelikle bu ayetin, “kasem ederim/ dikkatini çekerim/ kanıt gösteririm” sözleriyle biten ayetin devamı olduğu unutulmamalıdır. Yani, bir önceki ayette Allah, peygamberimize “dikkatini çekerim” dedikten sonra sözlerine devam ederek, bu ve takip eden iki ayette dikkat çektiği hususları açıklamıştır. Bu akış içinde, dikkat çekilen hususun “ahiretteki sınırsız, kesintisiz ücret” olduğunu düşünmek; Allah`ın, o an için var olmayan bir şeye, bir konuya dikkat çektiğini kabul etmek olur ki, bu anlamsızdır. Çünkü ancak mevcut olan, var olan bir şeye dikkat çekilebilir. O zaman ayeti şu şekilde anlamak en isabetlisi olacaktır: “Ve muhakkak senin için, minnete bulaşmamış (başına kakılmayacak) çok mal var.”
Büyük tefsircilerden(!) Mücahid, Mukatil ve Kelbî de bu anlamları tercih etmişlerdir.
Bu ayetten şunu anlıyoruz ki peygamberimiz sahip olduğu mal, mülk, para-pul nedeniyle kimseye minnet borçlusu değildir. Sahip olduklarına kimseden yardım, lütuf alarak sahip olmamış, her şeyi kendi elinin emeği, alnının teriyle kazanmıştır. Kısaca kimseye gebe değildir. O nedenle yüzünün aklığıyla, alnının açıklığıyla herkesin karşısına çıkabilir, tebliğde bulunabilir.
İşte Abdullah oğlu Muhammed`in (sav) peygamber seçilişinin gerekçelerinden birisi de bu özelliğidir.
Peygamberimiz, peygamberliği boyunca bu konuya çok önem vermiştir. Minnet borcu olanların, alacaklıları karşısında boynu bükük olacağından, kendisi ile beraber soyundan da hiç kimsenin sadaka ve zekât almaması konusunda duyarlılık göstermiştir.
Peygamberimizin zenginliği ve servetinin temizliği hem Kur`an’da hem de tarihte sabit olmasına rağmen Peygamberimizin fakirliği, fakirliği övdüğü ve fakirliğiyle övündüğü yolunda birçok söylenti çıkarılmıştır. Hatta borçlu yaşadığı ve borçlu öldüğü ileri sürülmüştür.
Alacaklısının bir Yahudi olarak gösterilmesi bu söylentilerin düzülüş amacının ne olduğu yolunda bize ipucu olabilir. Bunlardan kayda değer olanlarını ibret-i alem için burada naklediyoruz:
1-Aişe anlattı: “Peygamber, Ebu Şahn adında bir Yahudiden veresiye yiyecek satın aldı ve demirden zırhını ona rehin verdi”(Buhari, İstikraz,1; Büyu,14)
2- Katade, Enes`ten rivayet etti: “Rasülüllah Medine`de bir Yahudinin yanına zırhını rehin bıraktı ve ondan aile fertleri için arpa satın aldı.” (el Cessas, Ahkam ül Kur`an, 11. 258)
3- Esma bint Yezid anlatıyor: “Rasülüllah, zırhını bir Yahudinin yanında bir miktar zahire mukabili rehine bırakılmış olarak vefat etti.”
4- Sabit bin Yezid anlatıyor: Rasülüllah vefat ettiği zaman, zırhı otuz sa` (bir ölçü birimi) arpa mukabili bir Yahudiye rehin bırakılmıştı.”(Kütübü Sitte, İbrahim Canan tercümesi cilt 17, sayfa 303)
[Üç ve dördüncü rivayetler aslında birbirinin aynı olup birisini Yezidin oğlu diğerini de kızı piyasaya sürmüştür. Bu rivayetler hadis şârihlerince (açıklayanlar) eleştirilmiştir. ]
Peygamberimizin Veda haccında YÜZ DEVE hedy (hacta hediye olarak kesilen hayvan) kesecek kadar zengin olduğunu da rivayet kitaplarında görebiliyoruz. Fedek`te bir hayli arazisinin varlığını ve bu arazinin Peygamberimizin vefatından sonra problem haline getirildiğini de tarihten öğreniyoruz.
Öyleyse, ne borcu? Ne arpası? Ne rehini (bir nevi ipotek)? Ne fakirliği? Ne Yahudisi?
İnsaf!
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
4. Ayet: Ve kesinlikle sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin/ üstün
bir karaktere sahipsin.
Yani; “Evet, sen, Bizim katımızda peygamberliğe lâyık birisin. Onların nazarında da sen, akıllı, zekî, üstün ahlâklı… efsaneleşmiş bir kimsesin. Bugüne kadarki hayatında gösterdiğin üstün yaşam tarzın ve sahip olduğun üstün özellikler nedeni ile sen bu işe en uygun kişisin. Rabbinin lütfettiği nimetlere kavuşturuldun ve seçilerek peygamber yapıldın, bu yüzden sana bu görev verildi.”
Buradan İşaret yoluyla anlıyoruz ki peygamberimiz tıpkı Musa peygamber gibi, özel nimetlere mazhar olmuş, hanif olarak yaşamış, zihnen gayet sağlıklı, üstün ahlâkıyla toplumda saygı kazanmış bir kimse olarak yetiştirilmek suretiyle peygamberliğe hazırlanmıştır.
2.,3. ve 4. ayetler, kasemin cevabı olan cümlelerdir. 2. ayet olumsuz isim cümlesi olup olumsuzluk eki almıştır. 3 ve 4. ayetler ise olumlu isim cümlesidir. Genel kural gereği “inne” ve “lam” ile birlikteliği sağlanmıştır.
[Meal ve tahlil yapılırken bu teknik durum kesinlikle göz önünde bulundurulmalı ve ayetlerin orijinal cümle yapısına sadık kalınarak anlam çıkarılmalıdır. 2. ve 4. ayetleri müstakil (bağımsız, ayrı) birer cümle kabul edip mana çıkarmak hem ayetlerin hem de pasajın yanlış anlaşılmasına neden olur.]
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ
5. Ayet: Yakında göreceksin onlar da görecekler,
Biliyoruz ki, Alak suresinde peygamberimizin karşıtları “insan,… engelleyen kişi,… o, bilmedi mi?,… eğer o, son vermeyecek olursa,… andolsun, onu yalancı, günahkâr perçeminden tutup sürükleyeceğiz,… o zaman o meclisini çağırsın, … ona boyun eğme! …” ifadeleriyle tekil olarak gösterilmişlerdi. Bu surede ve bu ayette gördüğümüz ve bundan sonra göreceğimiz gibi bu kimseler çoğul oldular. Artık kâfirler, müşrikler tüm meclisleriyle, yandaşlarıyla çevreleriyle birlikte muhatap konumundadırlar.
بِأَييِّكُمُ الْمَفْتُونُ
6. Ayet: fitneye uğramış/ delirmiş hanginizmiş.
Alak suresinin 6. ayetinde, ilk vahylerle birlikte peygamberimizin, kafasında oluşan bir takım sorular nedeniyle bazı endişeler duyduğundan bahsetmiş ve Rabbimizin de “Kellâ (Hayır… Hayır…)” şeklindeki sözleriyle bu endişelerin yersiz olduğunu belirttiğini söylemiş idik. İşte, peygamberimizde oluşan endişelerden birisi de, herkesin kendisini deli zannedeceği endişesi idi.
Alak suresinde “Kellâ (Hayır… Hayır…)” sözleriyle toptan reddedilen endişeler, bu surenin 2. ayetinden itibaren detaylandırılmaya başlanmıştır. 2. ayette, inen vahyler nedeniyle peygamberimizin, kendisinin delirdiğini düşünmemesi gerektiği bildirilmekte, bu ayette ise başkalarının da aynı yöndeki düşüncelerinden endişe duymaması gerektiği vurgulanmaktadır.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
7. Ayet: Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen,
yine O`dur doğru yola erenleri en iyi bilen.
Ne enteresandır ki Mekkeli kodamanlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannediyorlar, peygamberimizin ise sapkın biri olduğunu ileri sürüyorlardı.
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
8 ve 9. Ayetler: O halde yalanlayıcılara itaat etme!
Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen/ yaltaklanıversen
onlar da sana yağ çekeceklerdi/ yaltaklanacaklardı.
Ayetlerdeki ifadeden, yağ çekmenin/ yaltaklanmanın uzlaşma için dahi olsa, Rabbimiz tarafından tavsiye edilmeyen bir davranış olduğunu anlıyoruz.
10-وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ
11- هَمَّازٍ مَّشَّاء بِنَمِيمٍ
12- مَنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
13- عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ
14- أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ
10 - 14. Ayetler: Ve çok yemin eden, aşağılık,
alaycı, gammaz, koğuculuk için gezip duran,
hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış,
kaba/ obur, sonra da kötülükle damgalı, asalak olanların
hiçbirisine mal ve oğulları var diye, itaat etme.
“Za malin ve benin” ifadesi; “mal ve oğul sahibi olsalar bile” demektir. Bu, çok sayıda taraftarı olmak, geniş çevreli olmak anlamında bir Arap deyimidir.
Alak suresinde “…insan kendini yeterli gördüğünde (zengin olduğuna inandığında) kesinlikle azar (tuğyan eder)” şeklinde ifade edilen özdeyişin ayrıntıları, burada açıklanmaktadır.
Bu ayetlerde, dine karşı savaşanların nitelikleri sayılmıştır:
Hallaf: Olur-olmaz şeye yemin eden.
Mehin: Aşağılık.
Hemmaz: Alaycı, başkalarını küçük gören.
Nemim: İnsanlar arasında lâf getirip götüren.
Mennaın lilhayr: Hayırlara engel olan.
Mu`ted: Haddi aşan, azgın.
Esim: Alabildiğine günahkâr.
Utul: Kaba, obur, ahlâksız
Zenim: Asalak
Bu nitelemelerde, Dar-ün Nedve (Mekke`nin Halk Meclisi) üyeleri; Velid b. Muğîre, Ahnes ibn Şerik, Esved b. Yeğus ve Ebu Cehil anlatılmaktadır. Gerçekten de biyografileri incelendiğinde bu tâğutlar çetesinin, yukarıdaki ayetlerde belirtilen nitelikleri taşıdıkları görülmektedir.
Bazı yorumcular(!) “zenim” sözcüğüyle Velid b. Muğîre`nin soysuzluğu, piçliği yüzüne vuruluyor gibi açıklamalar yapmışlardır. Biz buna katılmıyoruz. Bir kimsenin veled-i zina oluşu o kimsenin suçu değildir. Böyle bir durum varsa, bundan o kimsenin ana-babası sorumludur. Başkalarının suçundan dolayı bir kimsenin ithamı İslâmî anlayışa terstir.
15- إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
16- سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ
15 ve 16.Ayetler: Ayetlerimiz ona okunduğu zaman; "Daha öncekilerin
masalları."dedi.
Yakında Biz onun hortumunun üzerine damga basacağız.
Alak suresinin 15 ve 16. ayetlerinde;
“Hayır…Hayır… Eğer o, son vermeyecek olursa, andolsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden tutup sürükleyeceğiz.” denilmişti. “Hortum üzerine damga basmak” da, aynı “günahkâr perçemden tutup sürüklemek” gibi; bir kimseyi toplum önünde rencide etmek, başını belâdan belâya taşımak, burnunu sürtmek anlamlarına gelmektedir.
DEVAMI»»