ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  Kalem3
 


إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ

 
17.  Ayet: 
Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir/ 
                         kesinlikle belâ vereceğiz,
(tıpkı)
o çiftlik sahiplerine
                belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca
                mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi.

 
Burada sure içine âdeta bir parantez açılıp, şımarıkların ve sapıkların nasıl cezalandırılacağı ile ilgili örnekler verilmekte ve bu örneklerle ilâhî uyarılar yapılmaktadır. Ana konuya 48. ayet ile devam edilecektir.

 

Ayette geçen “belâ” kelimesi sözlük anlamı olarak; “yıpratmak, bitkin hale getirmek” demektir. İmtihan olmak (sınanmak, denenmek) de insanı yıprattığından, bu sözcükler zamanla “belâ” sözcüğü yerine kullanılır olmuştur.

 

            Yüce Allah kişileri ve toplumları bazen sıkıntı içinde bırakabilir, zorluklara ve darlıklara düşürebilir, yani onlara belâ verebilir. 
Bunun sebebi; onların akıllarını başlarına almalarını, yanlış yolda olanların düzelmelerini ve isyan içerisinde olanların Allah`a itaate dönmelerini sağlamaktır.

Dinin emir ve yasakları da bir anlamıyla belâdır. Çünkü bazı emirler insan bedenine zorluk verir, bazı yasaklar ise nefisleri disiplin altına alır. Böyle durumlarda insanların iyileri ve kötüleri açığa  çıkar, şükredenlerle nankörler belli olur. Belâ sözcüğü ile ilgili olarak aşağıdaki ayetler incelenebilir.[1]

 

 

            Bu surenin 8-14. ayetlerinde belirtilen özellikleri taşıyanlara, “çiftlik sahipleri”ne verilenler gibi belâların verileceği söylenmektedir. “Çiftlik sahipleri” ile kastedilenlerin ise; imansız, iz`ansız, Allah`ın verdiği fazlalıklarla şımarmış, elindekilerin ve kendisinin asıl sahibinin Allah olduğunu unutarak azmış zenginler olduğu açıkça görülmektedir. Bunların günümüzde de hâlâ, değişik sıfat ve isimler alarak varlıklarını sürdürdükleri, herkesin bildiği bir gerçektir.


18-  وَلَا يَسْتَثْنُونَ 

                                    18.   Ayet:  bir istisna da yapmıyorlardı.

 

            Bu cümle ile ilgili muhtelif açıklamalar yapılmıştır. Kimileri, “Yapacakları iş için inşallah demediler” diye, kimileri “kazançlarından yoksullara pay ayırmadılar, ayırmayı düşünmediler” diye açıklamada bulunmuşlardır. Bu ayet Kalem suresi bütünü çerçevesinde dikkate alındığında ve de 28. ve 29. ayetlerin de yardımıyla görürüz ki, bu ayetin anlamı;

 

hiçbir terslikle karşılaşmayacaklarına inanarak, yapacaklarını kesin ve garanti görerek, herhangi bir sürprize hazır olmadan, Allah`tan bir mani olacağını düşünmeden” demektir.

 

Bahçeleri vardır ya, artık sırtları yere gelmez, tabiri caizse onlara karada ölüm yoktur. Bankada dolarları vardır, yönetimde adamları vardır çok değerli yatırımları vardır. Vardır oğlu vardır. Ama bunlar asla yıkılamaz şeyler midir acaba?

 

            Yaratıcının desteğini yok sayıp, zamana, mekâna, paraya, piyasaya hâkim olduğunu düşünerek bir gün sonraki kazançları için korkusuzca ve emin olarak plân yapanlar ve böbürlenenler için bir kırılma noktası kaçınılmazdır.

فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ -19

 

                   19.   Ayet:   Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir dolaşan 
                                   (afet) onun 
üzerinden dolaşıverdi.

 

Ayette geçen “tâif” sözcüğünün kökü “tavf”dır. Anlamı ise “bir şeyin çevresinde yürümek” demektir. Yani bir şeyin etrafında dolanmak demektir. Ki Hacc`da Kâbe`nin etrafında dolaşmaya  “tavaf” denir.  Tayf, Taife, Tayfa, tayfun, tufan sözcükleri de bu kökten türemedir.

 

Ayetteki “Tâif/ dolaşan” ifadesinden bunun rüzgâr tipi bir şey olduğunu anlıyoruz. Olayın mahallî oluşundan da bunun “hortum” denilen rüzgâr olduğunu anlıyoruz. Tayfun ve kasırga tipi bir şey olsa, sadece sözü edilen kimselerin bahçelerine değil tüm çevreye zarar vermiş olurdu.

 

            Onların elde ettikleri her şey, doğanın, insan toplumlarının ve ellerinin ürettiği şeyler değil midir? Ya doğayı yaratan, insanları yaratan ve düzenleri yaratan yok mudur? Yaratmak kadar yok edivermek de O`nun için bir göz kırpması kadar kolay değil midir? Allah`ı unutanlara, Allah kendini mutlaka hatırlatır. Ve bu hatırlatma, kendini unutturan şeylerin insanların ellerinden alınmasıyla olmaktadır. Bahçeyse bir dolu yağar, gemiyse gün gelir batar, evlâtsa alınır elinden…

            Bu dünyadaki hiçbir nesnenin, varlığın, Allah`ı bize unutturmaması gerektiği, asla hatırdan çıkarılmamalıdır. İşte bu pasajda, sahip oldukları çiftlik nedeniyle kendilerini çok güçlü gören, Allah`a ihtiyaçları olmayacak kadar zengin zanneden ve kimseyi düşünmeyecek kadar bencil olan insanların nasıl bir anda kolayca kendine getiriliverdiği anlatılmaktadır.

 
فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ  -20

            20.  Ayet:  Sabaha, o bağ, biçilmiş/ devşirilmiş gibi oluverdi.

 

            Arapça bilenler için; “es Sarim” fail ve mef`ul anlamında kullanılabilen bir sözcüktür. Kök anlamı “ekin biçmek” demektir. Bu sözcük genel olarak tarımda ürün toplamak anlamında kullanılır. Bu ayette de “ürünü toplanmış, hiç ürün kalmamış” anlamındadır. Bu sözcüğün başka anlamları da söz konusudur ama 22. ayetteki “es Sarimin” ifadesi, başka anlamları uzaklaştırıp sadece “ekin biçmek, ürün toplamak” anlamını ön plâna çıkarır. Anlaşılıyor ki hortum dediğimiz rüzgâr bağda-bahçede, tarlada ne varsa kökünden sökmüş, götürmüş, tarla bir kum yığınına dönüşmüştür.

 

                                فَتَنَادَوا مُصْبِحِينَ -21 
أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَارِمِينَ -22      

                       23-  فَانطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ
     أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ - 24 

           21-24.  Ayetler:
-Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.

                                     -"Haydi, biçecekseniz/ devşirecekseniz (çiftliğinize) 
                                       sabahleyin 
erkence gidin!" dediler.

                                     - Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı:

                                    -"Sakın bugün aranıza bir miskin sokulmasın!"

 

Kur`an`ın ilk üzerinde durduğu ana ilkelerden birisi, miskine (yoksula) iş, güç ve yiyecek kazandırtılmasıdır. Bunun detayı Fecr, Duha ve Mâûn surelerinde açıklanacaktır. Burada bu kişilerin sosyal adalet açısından kötü bir zihniyete sahip oldukları ve büyük bir suç işledikleri beyan edilmektedir.

 

Zenginliğin en büyük tehlikelerinden birisi de malını kıskanmaktır. Yoksulların, zenginler için bir kurtuluş vesilesi olduklarının unutulması, bir yoksul elindekinden daha kolay vazgeçerken zenginin malına sıkı sıkıya sarılması, bir çok anlatının konusu olmuştur. Anlatılar bir kenara, Allah`ın bize önerdiği yaşam biçiminde zekât olgusunun defalarca vurgulanmasının önemi nereden gelmektedir? Toplumda bazıları diğerlerine maddeten üstün hale getirilmiştir. Maddeten üstün olanlar, kendi üstünlüklerinde (zenginliklerinde) yoksulların da payı olduğunu hatırlayarak, yoksullara imkân sağlamak suretiyle bu payı iade etmeleri gerektiğini unutmamalıdırlar.

 

                  25-  وَغَدَوْا عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ 
       فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ -26 
                 بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ -27  
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ -28  
    قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ -29

      25 -  29.Ayetler:- Sadece engelleme gücüne sahip/ şiddete güçleri 
                                 yeten (bir tavırla) 
erkenden gittiler.

                                - Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz mutlaka 
                                 sapıklarız
/ biz şaşırmışız/ yanlış yere gelmişiz,

                                - Yok yok, biz mahrum edilmişiz." dediler.

                                - En mutedil (ılımlı) olanları: "Ben size ‘Tesbih etmiyor 
                                 musunuz!’ 
dememiş miydim?” dedi.

                               - Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler  
                                 zalimlermişiz!"dediler.
                                                              

 

Bu pasaj, Allah`ı unutma hatasına düşüp bir de cimrilik edenlerin başına neler geldiğini anlatmaktadır.

 

Tesbih”, sebh` kökünden türemiş bir kelimedir. “ Sebh”in sözlük anlamı; “havada ve suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demektir.

            Tesbih ise; “Allah`ı O`na yakışmayan şeylerden tenzih etmek/ uzak tutmak, yani Allah`ı yüceltmek, O`nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek” demektir.

 

Aynı kökten gelen “ Sübhan”, Allah`ın bir ismi olup; “çok tenzih edilen, her türlü kusurdan  uzak olan” demektir.

            Kur`an`da bir çok ayette, yerde ve gökte olan her şeyin Allah`ı tespih ettiği bildirilir. Bunun anlamı; “zerreden küreye, var olan her şey, Allah`ın her türlü kusurdan uzak olduğunun delilidir” demektir. Yoksa “zerreden küreye, var olan her şey, elde tespih ` SübhanellahSübhanellah… der” demek değildir. Tesbihin, otuz üçlük, doksan dokuzluk imameli tesbihlerle ve Ebu Hüreyre`nin namazlardan sonra otuz üç kere “Sübhanellah” dedirtişiyle uzaktan ve yakından alâkası yoktur. Tesbih, Yaratan`ı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmaktır.

 

Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Allah`ı tesbih eden, yücelten kelimeler, Kur`an`da yüze yakın yerde geçmektedir.

                فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ -30  

                                          31-  قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ 
عَسَى رَبُّنَا أَن يُبْدِلَنَا خَيْراً مِّنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ -32

             
               30 - 32.   Ayetler:
Sonra döndüler, kendilerini kınıyorlardı:

                                         "Yazıklar olsun bizlere; bizler gerçekten  
                                           azgınlarmışız 
                                           
(kendimizi firavun gibi gören küstahlarmışız).

                                           Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha  
                                            hayırlısını verir;
 
gerçekten biz bütün ümidimizi 
                                            Rabbimize çeviriyoruz." diye.

 

Musîbetlerden  ibret almak, verilen öğütlerden ders çıkarmak ve yapılan uyarılarla  doğruya
yönelmek büyük erdemliliktir. Yapılan bir hatadan sonra “
ben zaten cehennemliğim, battı balık yan gider” gibi bir düşünce şekli, Allah`a teslim olmaya dayalı bir yaşam biçiminde söz konusu olamaz.

 

Tövbe, yapılan hataların tekrarlanmayacağına dair Allah`a söz vermek ve her şeye yeniden başlamak için Allah`tan yeni bir fırsat dilemektir. Zaten Allah da, şirk hariç bütün günahları affedendir, bağışlayandır, Rahîm`dir[2] 

İlerideki surelerde bu hususlar ile ilgili detaylar örnekleriyle yer almaktadır.

 

33-  كَذَلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

            33.   Ayet:  İşte böyledir azap. Elbette ahiret azabı daha
                              büyüktür,  keşke
bilenlerden olsalardı! 


[1] [ Bakara; 49, 155-156, 249, Saffat; 106, Duhan; 33, 
Maide; 48, 94, En`âm; 165, Âl-i Imran; 152, 154, 186, 
A`râf 141, 163, 168, Enfal; 17, Yunus; 30, Hud; 7, 
Mülk; 2, Muhammed; 4, 31, Enbiya; 35, Kehf; 7, 
Neml; 40, Fecr; 15, 16, Nahl; 92, İnsan; 2, Ahzab; 11, 
İbrahim; 6.]



[2]
(Zümer; 53)

 
  Bugün 298 ziyaretçi bizimle..