6 (111). TEBBET veya MESED SÛRESİ
MEKKÎ, 5 ÂYET.
GİRİŞ:
Tebbet ya da diğer adıyla Mesed Sûresi, Fâtiha Sûresinden sonra Mekke'de altıncı sırada inmiştir. Beş Âyettir. Âdını Sûrede geçen تبّت - tebbet ve مسد - mesed sözcüklerinden almıştır. Bu Sûre, peygamberimiz için bir teselli, Ebû Leheb ve tüm Dîn düşmanları için de bir uyarı mahiyetindedir. Bu Sûrede peygamberimize ve insanlığa verilen mesajlar edebî sanatlar ile ifade edilmiştir. Bu edebî sanatları Sûrenin Türkçe meallerini okuyarak fark etmek mümkün değildir. Oysa Kur'ân, mu’cize niteliğindeki sanatsal yapısıyla o günün tüm aydınları [edipleri, şairleri] tarafından beğeni kazanmış ve kabul görmüştür.
BİRİNCİ UYARI:
Fâtiha Sûresi iyi anlaşılmadan Tebbet Sûresi okunmamalıdır. Okunduğu takdirde yeterince anlayamama ihtimali yüksektir. Mevcut meal ve tefsirler, Kur'ân'ın temel taşlarından biri olan bu Sûreyi gereği gibi anlamlandırma bakımından çok başarılı değildir.
Sûreyi okumaya başlamadan önce hem Sûrede adı geçen Ebû Leheb'i ve eşini tanımak, hem de Sûrenin indiği günlerde yaşananlarla ilgili olarak bazı ön bilgilere sahip olmak gerekir. Bu nedenle Sûrenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bu iki konu hakkında kısa bir açıklama yapmak yararlı olacaktır.
EBÛ LEHEB:
Sûrede "Ebû leheb" olarak tanıtılan şahsın Kureyş eşrafından Abdüluzza b. Abdülmuttalib b. Haşim; karısının da Ümmü Cemil [Avrâ] olduğu herkes tarafından tartışmasız kabul edilmiştir.
Ebû Leheb peygamberimizin hem öz amcası, hem de komşusu ve dünürüdür. Peygamberimizin Ümmü Gülsüm ve Rukıyye isimli kızları, Ebû Leheb'in Uteybe ve Utbe isimli oğullarıyla evli idiler. Ne var ki, Tebbet Sûresi'nin inişi üzerine Ebû Leheb'in baskısıyla iki oğlu da eşlerini boşamıştır.
Tarihi kayıtlar Ebû Leheb'in son derece zengin, iri cüsseli, kırmızı sûratlı, çabuk hiddetlenen birisi olduğunu belirtmektedir. Hayatının sonuna kadar hep İslâm'a karşı savaşmış, her zaman müşriklerin başında veya yanında yer almıştır. Bedir savaşına bizzat iştirak etmemiş olsa da, kendi yerine ücretli bir asker göndermekten geri de durmamıştır. Müşrik ordusunun hezimetini öğrendiğinde aşırı derecede kederlendiği bütün tarihçilerce ifade edilmektedir
Doğum yılı bilinmeyen Ebû Leheb, 624 yılında Mekke'de "Kara Kızıl" denilen vebaya benzer bir hastalığa yakalanmış ve yedi gün içinde ölmüştür. Hastalığın bulaşıcı olması sebebiyle cesedine oğulları dâhil hiç kimse yaklaşamamış, ölüsü üç gün ortada kalmıştır. Cesedinin kokmaya başlaması üzerine, uzun sırıklarla bir çukura itilip üstü kapatılmış, kendisine herhangi bir defin merasimi yapılmamıştır.
EBÛ LEHEB'İN KARISI:
Ebû Leheb'in karısı, Harb'in kızı Ümmü Cemil'dir. Diğer ismi Avrâ'dır. Ümmü Cemil aynı zamanda Ebû Sufyân b. Harb'in kız kardeşi, Muaviye'nin de halasıdır.
SÛRENİN İNİŞ SEBEBİ:
Peygamberimiz, Kalk, hemen uyar! Ve Rabbinin en büyük olduğunu ilân et. Emrini aldıktan sonra kendisine Fâtiha Sûresi vahye dilmiş, bu vahiyden sonra bir sabah Safa tepesine çıkarak Mekkelilere çağrıda bulunmuştu. Peygamberimiz yaptığı çağrıya uyarak etrafına toplanan kalabalığa Fâtiha Sûresini okumuştu.
Safa tepesindeki toplantıya katılıp peygamberimizi dinleyenler arasında Ebû Leheb de vardı. Ancak, peygamberimizin tebliğini duyunca, siyer ve diğer rivayet kaynaklarının belirttiğine göre, peygamberimize "Helâk olası, kahrolası, bizi buraya bunun için mi topladın?" diye bağırarak onu taşlamış ve ayağından yaralamıştır.
Onun bu kaba ve düşmanca davranışı, Ebû Leheb gibi azgın, kibirli ve müstağni kişilerin peygamberimizin yaptığı tebliğden hiç hoşnut kalmadıklarını göstermektedir. Çünkü halk bu tebliğe itibar ederse, bundan sonra yalnızca Allah'tan yardım isteyecek, Rahmân ve Rahîm sıfatları olan Allah'a sığınacak ve Dîn Günü'nün sahibi olan Allah'a kulluk edecekti. Bu durum ise kölelerini ve mallarını kaybetme korkusuna kapılan azgın ve kibirli müşrik önderlerin sonu demekti.
Peygamberimiz, görevi gereği, pazar pazar, panayır panayır dolaşıp Hakk'ı tebliğe uğraşırken Ebû Leheb de onu bir gölge gibi takip ediyordu. Onu etkisiz hâle getirebilmek için her yolu deniyordu. Toplantılarını sabote ediyor, "Bu benim yeğenim mecnûndur, ona kulak asmayın" diyerek herkesi etkilemeye çalışıyordu. Bu sözlü tacizlerini bazen fiilî saldırıya kadar götürüyordu. Yaptıkları bunlarla da sınırlı değildi. Bazı yerlerde de "Eğer kardeşimin oğlunun dedikleri doğru ise, çoluk çocuğumu ve malımı fidye olarak verip kendimi azaptan kurtarırım" diye peygamberimizle alay ediyordu.
Ebû Leheb'in peygamberimize karşı duyduğu kinin bir başka sebebi de, gençliğinde öz kardeşi Ebû Talib ile yaptığı bir kavga esnasında onun kendisine değil de diğer amcasına yardım etmiş olmasıdır. Eskilere dayanan kişisel dşmanlığı yıllar sonra çıkarlarını kaybetme korkusuyla büyümüş, mahiyeti itibariyle din düşmanlığına dönüşmüştür.
Ebû Leheb peygamberimize olan düşmanlığını sözlü ve fiili tacizlerle her platformda sürdürürken karısı da boş durmuyor, peygamberimizin oturduğu sokağa ve evinin etrafına dikenler sererek ve aleyhinde dedikodular yayarak kocasına destek veriyordu. Bu desteği o kadar içten veriyordu ki, çok sevdiği ve devamlı boynunda taşıdığı gerdanlığını bile bu uğurda, peygamberimize yapılacak kötülüklerin ödülü olarak harcadı. Birçok müfessir, 6. Âyette geçen boynunda liften bir ip ifadesinin bu meşhur gerdanlığı temsil ettiğini düşünmektedir.
Böyle bir engellemenin en yakın akrabaları tarafından yapılması peygamberimizi çok üzüyordu. Çünkü onların engellemeleri ve menfi propagandaları nedeniyle istediği başarıyı gösteremiyordu. Amcasının verdiği zarar başkalarının verdiğinden kat kat fazlaydı. Mesela bazı kimseler "Kendi amcasının bile inanmadığına biz niçin inanalım?" diyordu.
Tebbet Sûresi, böyle bir ortamda peygamberimizi teselli etmek, desteklemek, ona moral ve güç vermek için inmiştir.
Daha önce inmiş olan Alak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir Sûrelerinde, herhangi bir isim verilmeden, mal, mülk, çevre ve güç sahibi olduklarından dolayı şımarıp azan kimselerden bahsedilmiş, âhiret gününü de yalanlayan bu kişilerin Allah'a havale edilmesi gerektiği, onların cezalarının Allah tarafından verileceği bildirilmişti. O Sûrelerde sıfatları ve karakterleri ile konu edilenler, bu Sûrede Ebû Leheb'in kişiliğinde somutlaştırılmıştır.
Kur'ân'ın adlarını açıkça andığı, helâklerini ve ebedî lânete sürüklendiklerini haber verdiği kişiler yalnızca Ebû Leheb ve karısıdır. Bu onların düşmanca davranışlarının peygamberimizin tebliğine ne denli zarar verdiğini göstermektedir.
İKİNCİ UYARI:
Kur'ân zaman ve mekânlar üstü evrensel bir mesaj olduğu için, bu mesajın sadece belli bir tarih aralığına ve belli bir coğrafyaya ait olduğunu düşünmek yanlıştır. Kur'ân bir konu hakkında örnek verirken tarih, yer ve isim belirtmez. Ele aldığı kişileri, o kişilerin davranışları, sıfatları ve karakterleri üzerinden tanıtır. Böyle yaparak verdiği örneğin her zaman ve her yerde geçerli olmasını sağlar.
Bu Sûrede de, günümüze zerreleri bile ulaşmayan Abdüluzza [Ebû Leheb] ve karısı Ümmü Cemil sembolize edilerek onlar gibi olanların da aynı âkıbete uğrayacakları vurgulanmaktadır. Onlar gibi olmanın temel parametresi ise, onların ortaya koydukları yakışıksız ve densizce tavırları bire bir taklit etmek, zenginlikleri ve toplumsal itibarlarıyla şımarıp azmak, Kur'ân'ın davetine hakaretle cevap vermek, Kur'ân davetçilerini istihfaf ve istiskal etmeye kalkışmaktır. Bu tavır ve davranışlarıyla onlar, Kur'ân'ın gösterdiği dosdoğru yol üzerine dikenler serpen çağdaş Abdüluzzalar, çağdaş Ümmü Cemiller olmaktadırlar. O halde onları bekleyen kötü son da, prototipleri olan Ebû Leheb ve Ümmü Cemil'in âkıbeti gibi olacaktır. Ebû Leheb ölmüştür ama Ebû Leheb'lik her yerde ve her zaman var olacaktır.
Sûrenin diğer bir mesajı da, peygamberimizin öz amcası için bile herhangi bir kayırma söz konusu olmadığına göre, krallık, kölelik, zenginlik ve fakirlik gibi sosyal mevkilerin ya da seyitlik ve şeriflik gibi soy özelliklerinin de insana âhirette hiçbir imtiyaz kazandırmayacak olduğudur.
Tebbet Sûresi, geleceğe yönelik olarak verdiği bir haberle de ayrı bir mu’cize sergilemektedir. Sûrede Ebû Leheb ve karısının iman etmeyecekleri ve cehennemlik oldukları bildirilmiştir. Sûrenin inişinden sonra on beş sene daha yaşayan Ebû Leheb, gerçekten de ölünceye kadar iman etmemiştir. Kur'ân'ın inmeye devam ettiği yıllarda herkes tarafından görülen bu mu’cize, Muhammed'in peygamberliğinin de apaçık delillerinden biridir.
ÂYETLERİN MEALLERİ:
RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA.
1. Ebû Leheb'in iki eli/iki gücü yok oldu. Ve o da yok oldu.
2. Malı ve kazandığı şeyler ona fayda vermedi.
3. Yakında alevli ateşe atılacak.
4-5. Karısı da... Boynunda liften bir ip odun taşıyıcısı olarak...
ÂYETLERİN TAHLİLLERİ:
1-2. Ebû Leheb'in iki eli/iki gücü ve kendisi kesinlikle yok olacak, helâk olacak, kuruyup gidecek, malı ve kazancı [edindiği gücü, kurduğu teşkilâtı ve çevresi] ona yarar sağlamayacak.
Birçok tefsir ve mealde birinci Âyet beddua anlamı verilerek "Ebû Leheb'in iki eli kurusun!" diye açıklanmıştır. Bunun sebebi klâsik Arap dilinde haber cümlesinin inşa veya dilek kipi olarak da anlaşılabilme özelliğidir. Böylece haber cümlesi, asıl anlamı yanında dua ya da beddua anlamı da kazanabilmektedir. Örnek olarak, رضى اللّهعنه - radıyâllahü anhu ifadesinin asıl anlamı "Allah ondan razı oldu" demek iken, Arap dilinin yukarıda açıklanan özelliği gereği "Allah ondan razı olsun" şeklinde anlaşılır. Yine رحمهاللّه - rahîmehullâhu ifadesi de "Allah ona rahmet etti" demek olmasına rağmen "Allah ona rahmet etsin" şeklinde anlaşılır ve bu anlam kast edilerek söylenir. Beddua anlamına ise اللّه لعنه - le'anehullâhu ifadesi örnek olarak verilebilir. Esas anlamı "Allah ona lânet etti" demek olan bu ifade de "Allah ona lânet etsin" anlamıyla söylenir ve anlaşılır.
تبّت - tebbet kelimesinin kalıp anlamı "kurudu, yok oldu, helâk oldu" demektir. Bu kelime de haber cümlesi içinde kullanıldığında yukarıdaki örneklerdeki gibi "Kurusun, yok olsun, helâk olsun" anlamında beddua olarak kullanılabilir. Ancak burada tebbet sözcüğünü beddua manasıyla alıp gerekeni yapmaktan acizmiş gibi Allah'ın "Ebû Leheb'in iki eli kurusun" diye beddua ettiğini düşünmek anlamlı değildir. Lütuf da kahır da kendisine ait olan Allah, bunları kimden isteyecektir? Allah'ın dua ya da beddua etmesi, iyi ya da kötü bir şey istemesi söz konusu olamaz. O, her şeyi kendisi yapar. Dolayısıyla ister dua, ister beddua anlamında olsun, bu tür sözcüklerin Allah için kullanılması akıl ve mantık dışıdır.
Burada tutulacak yol, Kur'ân'ın birçok Âyetinde olduğu gibi bu Âyette de, anlatılan olayın ileride mutlaka gerçekleşeceğini vurgulama amacıyla fiilin gelecek zaman kipi yerine geçmiş zaman kipiyle kullanıldığını düşünmektir. Bundan dolayıdır ki, Ebû Leheb'in güçlerinin ileride kesinlikle yok olacağı, kendisinin de aynı kesinlikle helâk olacağı kastedilerek Âyet "Ebû Leheb'in iki gücü yok oldu, kendisi de helâk oldu" şeklinde geçmiş zaman kipiyle indirilmiştir.
Bu anlatım tarzının Kur'ân'da yüzlerce örneği vardır. Bunlardan biri de Kamer Sûresi'nin 1. Âyetindeki انشقّ - inşekka = yarıldı fiilidir. Bu fiil "Gelecekte muhakkak yarılacak" anlamında kabul edilmediği için, daha sonraki dönemlerde bir takım rivayetler ortaya çıkmış ve İslâm tarihine "Şakk-ı Kamer [Ay'ın yarılması] Mucizesi" diye bir mu’cize kaydedilmiştir.
Bu konuya örnek olarak Rahmân Sûresi'nin 37; Hakka Sûresi'nin 14–16; İnşikak Sûresi'nin 1–5; İnfitar Sûresi'nin 1–4; Nahl Sûresi'nin 1; A'râf Sûresi'nin 38-39, 44, 50; Duha Sûresi'nin 3; Neml 87. ve Zümer Sûresi'nin 68–74. Âyetleri gösterilebilir.
Özellikle Zümer Sûresi'nin 68–74. Âyetlerine dikkat edilecek olursa vurgulu fillerin tümünün geçmiş zamanlı olduğu görülür.
(Zümer: 68-74) Ve sûra نف - üflendi. Allah'ın dilediklerinin dışında göklerde kim var, yerde kim varsa hemen çarpılıp صعق - yıkıldı. Sonra ona bir daha نفخ - üflendi. Hemen onlar da kalkmış bakıyorlardır/ bekliyorlardır. Ve yer, Rabbinin nuru ile اشرقت parladı. Kitap وضع - kondu, peygamberler ve şâhitler جىء - getirildi ve onlar zulme uğramadan aralarında hak ile قضى - hüküm verildi. Ne amel yaptıysa herkese karşılığı tam olarak وفّيت - ödendi. Ve O, [Allah] onların yaptıklarını en iyi şekilde bilendir. İnkâr edenler cehenneme bölük bölük سيق - sevk edildi. Nihayet oraya جاؤها - vardıklarında kapıları فتحت - açıldı ve bekçileri onlara: "İçinizden size Rabbinizin Âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" قا - dediler. Onlar da: "Evet geldi" قالوا - dediler. Ve lakin kâfirler üzerine azap kelimesi حقّت - hak oldu. [Onlara]"Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından قيل - denildi. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! Rablerine karşı takvâlı olanlar da bölük bölük cennete سيق - sevk edildi. Nihayet oraya جاؤها - vardıkları zaman kapıları açıldı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" قال - dediler. Ve onlar da: "Hamd olsun o Allah'a ki, bize vaadini doğru çıkardı ve bizi cennet arzına vâris kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz قالوا - dediler. -Yapıp edenlerin ödülü ne güzeldir! -
Yukarıdaki Âyetlerde orijinalleri de verilen fiiller, "Üflenecek, yıkılacak, parlayacak, konacak, sevk edilecek, diyecekler…" şeklinde gelecek zamanlı olarak anlaşılmalıdır. Bu anlatım tekniği, tembih [uyarı] amacıyla uygulanır.
Gelecekteki bir olayı böyle ifade etmenin gerekçesi, anlatılan olayın mutlaka ve mutlaka gerçekleşeceğini beyan içindir. Bilindiği gibi, bazı Türkçe ifadelerde de gelecek zaman kipi yerine geçmiş zaman kipi kullanılmaktadır. Örnek: Gerçekleştirilmesine kesin karar verilmiş şeyler için bazen henüz o işe başlanmadan bile "yaptım gitti" denir. Oysa kişi o işi ileride yapacaktır. Ya da hata etmiş, suç işlemiş birisi için "şimdi belâsını buldu" denir. Hâlbuki o kimse henüz yaptığı hatanın, işlediği suçun cezasını tatmamıştır, ileride tadacaktır.
Bu ifade tekniği Tebbet Sûresi'nin ilgili Âyeti için de söz konusudur. Oradaki geçmiş zamanlı fiil de gelecek zamanlı olarak anlaşılmalıdır. Bu takdirde Âyetin anlamı şöyle olur: "Ebû Leheb'in iki gücü ve kendisi kesinlikle yok olacak, kuruyup gidecek." Malı ve kazancı [edindiği güç, kurduğu teşkilât] ona yarar sağlamayacak.
İbn-i Mes'ud'un وتب - ve tebbe kelimesini وقدتبّ - ve kad tebbe olarak okuması da bu manayı teyit etmektedir.
Âyette geçen ve tebbe ifadesi aslında "kendisi de kurudu" anlamındadır. Yani "Ebû Leheb'in iki eli kuruyacak, kendisi de kuruyacak, yok olacak" demektir.
Âyette geçen يدا - iki el ifadesinin "Cüz'iyyet Mecaz-ı Mürsel"i olarak anlaşılması, yani iki elin zikri ile bizzat ellerin sahibinin kastedilmesi ikinci plândadır.
يد - iki el ifadesi Ebû Leheb'in iki gücünü temsil etmektedir. Sûrenin 2. Âyeti bu güçleri ماله وماكسب - onun malı ve kazandığı şeyler olarak açıklamaktadır. Ebû Leheb'in varlıklı bir kişi olduğu göz önünde tutulduğunda, "kazandığı şeyler" ile kastedilenin de çevresi, kurduğu teşkilât, oğulları, uşakları ve yetiştirdiği militanlar olduğu akıl yoluyla çıkarılabilir. Kur'ân'da يد - yed = el sözcüğünün mecazî kullanımı ile قدرة – güç'ün kastedildiği bir çok örnek vardır:
Fetih Sûresi'nin 10; Al-i-Imrân Sûresi'nin 73; Hadid Sûresi'nin 29; Yâ-Sîn Sûresi'nin 83; Mülk Sûresi'nin 1 ve Sâd Sûresi'nin 75. Âyetleri.
3. O, yakında alevli ateşe atılacak.
Sözlük anlamı itibariyle "alev babası" demek olan ابو لهب - Ebû Leheb, şahıs için kullanılan bir künye niteliğindedir. Künyeler aslında özel isim olmakla beraber, yerine göre sıfat hâline de gelebilirler. Bu nedenle "ateş babası" anlamına gelen Ebû Leheb sözcüğü, kinâye yolu ile "cehennemlik" sıfatını kazanmış herkes için kullanılabilen meşhur bir örnek hâline gelmiştir.
Ebû Leheb künyesi Abdül Uzza'ya başlangıçta övgü maksatlı olarak yüzünün canlılığı, yanaklarının kırmızılığı ya da hiddet ve şiddeti sebebiyle verilmişti. Zaten Âyetteki cinas sanatından da bu anlaşılmaktadır. Bu Sûre ise bize Abdül Uzza'nın peygamberimize ve davet ettiği İslâm'a karşı adeta ateş püskürmek sûretiyle cehennemdeki yerini hazırladığını bildirmektedir. Böylece "ateş kaynağı olmak", "ateşi sevmek" vasıflarını da içeren Ebû Leheb ismi "cehennemlik" unvanı ile özdeşleştirilmiş, ortaya koyduğu iş ve davranışları itibariyle bu unvanı hak edenler için "cehennemin babası" anlamında bir özlü söz olarak kullanılmıştır.
4-5. Karısı da boynunda liften bir ip, odun taşıyıcısı olarak alevli ateşe atılacak.
Bizim toplumumuzda olduğu gibi, Araplarda da odun hamallığı fakir ve sefil insanların yaptığı bir iştir. Bu sebeple Ümmü Cemil gibi izzet ve servet içinde büyümüş bir kadının odun hamallığı yapması, acıklı bir sefaleti simgelemektedir.
حمّالةالحطب - odun taşıyıcısı tabiri ayrıca koğucu, ona buna lâf taşıyan bozguncuların özelliklerini dile getirirken mecazen de kullanılır. Bunun nedeni, bozguncuların "insanlar arasında ateş yakmak, şerre sebep olmak" gibi fiillerle nitelendirilmiş olmasıdır. Nitekim Zemahşerî, Keşşaf adlı eserinde bu özellikteki insanlar için "Aralarında odun taşıyor" deyimini kullanmıştır.
Ancak Âyet, Ümmü Cemil'in cehennemde odun taşıyacağını söylemektedir. Cehennemin odunu ve çırası kâfirler olduğu için, küfre ve kâfirin arzusuna hizmet etmek de bir anlamda cehenneme odun taşımak demektir. Buna göre Ümmü Cemil'in cehennemde odun taşıyıcısı olması, gerek dünyadaki küfrü nedeniyle cehennem odunu olan kocasını sırtında cehenneme taşıyacağı, gerekse kocasının cehennemdeki azabına hem hizmet hem de iştirak edeceği anlamlarına gelmektedir.
Ebû Leheb ve karısı için verilen örnekler Kur'ân'da Firavun ve avenesi için de dile getirilmektedir: Mü'min Sûresi'nin 41, 45, 46. Âyetler.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.