Lügatte anayol anlamına gelen bu kelime, zaman içinde belirli bir ideolojiye inanan insanların üstün kabul ettikleri kurallar toplamı, topluca üzerinde yürüdükleri yol, anayol anlamını kazanmış ve böyle biline gelmektedir. Genel olarak bu anlamda bu kelime her türlü anayolu, yani laik-demokratik, marksist anayolu da ifade etmekle birlikte, bu anlamlarda kullanılmaması daha ziyade Allah’ın kendilerine vahy gönderdiği kimselere bildirilen esasları içeren anayollar için kullanılmış ve denilmiştir ki; İsâ’nın şeriatı, Musa’nın şeriatı, Muhammed’in şeriatı, İslam şeriatı olarak kullanılmaktadır.
Tek başına “şeriat” denildiğinde bile yalnızca İslam şeriatı anlaşılır olmuş ve bu ifade yaygınlaşmıştır. İslam şeriatı ise Kur’an’daki açıklamaları esas alan ve bu vahye dayalı görülen peygamber sözlerinden de yararlanarak insan ile insan, insan ile toplum (ve giderek devlet) ve insan ile Allah arasındaki münasebetleri düzenleyen ana kurallar anlamında kullanılmaktadır.
Şeriat kelimesinin lügat anlamıyla birlikte, deyim anlamını da böylece belirttikten sonra özellikle de içinde yaşadığımız topluma şunları duyurmakta zaruret görmekteyiz. Bugün kim ki şeriattan bahsediyorsa açıkça bilinmelidir ki gerek bahsedenin, gerekse bu kelimeyi işitenin aklına esas olarak İslam ve onun kuralları ve bu kurallara göre yönetilen bir toplum yani İslam devleti gelmektedir.
Bilsin bilmesin kişi şeriat kelimesini bu anlamda kullanmaktadır. Tam anlamıyla bilmese bile bu anlamı kasdetmek istediğini en azından işitenler biliyor.
Bu sebeble bir insanın hem müslümanım demesi, hem de şeriata karşıyım demesi açık bir çelişki, esaslı bir çelişkidir. Bu gibi durumlar için kullanılan bir deyim kullanarak söylemeye çalışırsak açıkça deriz ki “Böyle diyen ya sayı saymasını bilmiyor, ya da dayak yememiş”. Bu deyimin konumuzla irtibatı açıktır ve demek istemekteyiz ki bir insanın müslümanım demekle İslamiyetin şeriatını, kurallarını kabul ettiğini açıkladığı bellidir. Bu bir yandan İslam’ın kurallarını kabul ettiği anlamına gelen ‘Müslümanım’ diyecek arkasından da hem İslam şeriatına veya yalnız başına bile aynı anlama gelen şeriata “hayır” diyecek. Bunun kadar açık bir çelişki olamaz.
Biz müslümanım diyen herkesi müslüman kabul ederiz. Lakin bilinmelidir ki bu dinin, İslam’ın sahibi yani Allah buyurmaktadır ki “Müslümanım demekle kurtuluvereceğinizi mi sanıyorsunuz” (29/2) bu demektir ki müslümanım demek yetmemektedir. Müslümanım demenin gereklerine inanmakla başlayan bu süreç, kurallarını; insanla insan, insanla toplum (ve giderek devlet) ve insanla kendini yaratan (Allah) arasındaki ilişkileri düzenleyen bütünü kabul ettiğini söylemektedir. Nasıl hem kemalistim ama anıtkabre gitmem demek abes ise hem müslümanım hem de şeriata karşıyım demek aynı derecede abestir ve işiteni güldürür. Zira müslümanım ama Haccı kabul etmiyorum demek gibidir.
Aynı cümleden olarak Kanal D’de yayınlanan Dinamit programında da belirttiğimiz gibi müslümanım diyen bir insanın aynı zamanda laik olması mümkün değildir. Bir insan ya laiktir, ya da müslüman veya başka bir dünya görüşüne inanmaktadır, örneğin marksist gibi... Nasıl ki hem marksist, hem müslüman olunamaz ise aynı zamanda laik ve müslüman da olunamaz.... Olunması demek “ben Allah’a inanıyorum, O’nu en büyük kabul ediyorum ama, O’nun kendi kendimle, toplumla aramdaki ilişkileri düzenlemek için gönderdiği kurallara kulak asmıyor, önemsemiyorum. Kısaca Allah yalnız kendine ibadet etmemle yetinsin, ferdi hayatımı ve toplumla ilişkilerimi kendim düzenlerim demektir ki bunun yenilir yutulur tarafı yoktur. Uyduruk ilahlar bile böylesi bir tanımı kabul etmiyor ve etmez iken nasıl olur da gerçekten bir ve tek olan, herşeyin yaratıcısı olan Allah kabul eder mi böylesi bir paylaştırmayı... Zaten, O’nun gönderdiği kitabta da açık açık denilmiyor mu ki “Siz kitabın (ayetlerin) bir kısmına inanıyor ve bir kısmını inkar mı ediyorsun!... bekleyiniz Allah, fasık toplumlar için hidayet etmez.”
Bu ve benzeri ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki ayetlerin bir kısmına inanıp, diğer bir kısmına - hatta bir tekine bile - inanmamak insanı İslam’dan çıkarır. Zira topluca Kur’an’da bulunanlar Allah’ın gönderdikleri olduğuna göre, birisi bunlardan birini yalanlar ve Allah’tan olduğunu kabul etmez veya kabul eder, ama yalnızca kabul ediyorum demekle kalır ve o konuda başka hükümler ararsa yani “Aralarında çıkan ihtilafta Allah’a ve Resulüne başvurup, onların verdiği hükümle kalbleri tatmin olmadıkça iman etmiş sayılmazlar” (4/65) hükmünün kendilerine ait olduğu kimseler olurlar. Böyle olunca da ne olunur, Allah ayetinde buyurmaktadır.
İslam denildiğinde ölçüleri bu dinin Kitabı olan Kur’an, marksizm denildiğinde Das Kapital, laik-demokrasi denildiğinde esas itibariyle J.J. Rousseau ve Montesquei’nün Kanunların Ruhu ve Toplumsal Sözleşme kitapları asıl ise, İslam denildiğinde de mutlaka Kur’an asıldır. Öylesine asıldır ki Kur’an Hz. Muhammed’den başlayarak müslümanım diyen herkes için asıldır. Kısa kesecek olursak şeriat demek Allah’ın Kur’an’la bildirdiği kurallar toplamı demektir. Şeriatçı demek ise bu kurallara ferdî hayatını ve toplumun hayatını uydurmak isteyen demektir. Şeriatı istiyorum diyen nefsimle ilişkilerimi, toplumla (devletle) ilişkilerimi ve yaratanımla ilişkilerimi Allah düzenlesin ve düzenlemek için gönderdiği kitaba inanıyorum ve inancım gereği de üzerime uygulanmasını istiyorum demektir.