ANASAYFA

HURAFELER

ŞEHİTLERİ UNUTMA

ZİYARETCİLER

AKAİD

ÖZELLİKLERİMİZ

SORULARINIZ

KUR`AN ve TARİH

KAVRAMLAR

KUR`ANİ YAZILAR


   
  Tebyin - KUR`AN-I ANLAMAK KOLAYDIR....
  müddessir1
 

قُمْ فَأَنذِرْ
2.      
Âyet: “Kalk! Hemen uyar!”

 

Âyetten “Kalk! Haydi, iş başına! Hemen uyarmaya başla!” mesajını almak mümkündür.

Bazı meal ve tefsirlerde “ kum [kalk]” emriyle “namaz kıl” denilmek istendiği ileri sürülmüştür. Ancak bu anlayış yanlıştır. Çünkü henüz ortada bir namaz emri yoktur. Her ne kadar Müzzemmil sûresinin 20. âyetinde namaz kılmaktan bahsedilmekteyse de, ilgili âyetin tahlilinde de açıklandığı gibi, söz konusu âyet Medine dönemine aittir. Bu durumda, yukarıdaki âyette geçen kıyam ’ın/kalkış ’ın anlamı, Kehf sûresinin 14. âyetinde olduğu gibi, “Kalkıp dikilmek, göreve gitmek” demektir.

İNZÂR : inzâr” kavramı adakta bulunma, üzerine borç olmayan bir şeyi herhangi bir münasebetle kendi üzerine borç kılma manasına gelen “nezera” kökünden türemiş bir sözcüktür. Sözlük anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, dikkati çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. Bu anlamıyla “inzar”, sevinç haberi vermek, müjdelemek anlamına gelen tebşir”in zıddıdır.

Dinî açıdan inzâr, Allah'ın peygamberleri aracılığı ile kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır.

 

Âlemlerin Rabbi olması sebebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah (cc), insanlık tarihi boyunca hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için peygamberler göndermiş, o peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları kendilerinden sonraki nesillere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.

Kur’ân'ın pek çok sûresinde bazen ayrıntılı, bazen de kısa değinişlerle anlatılan bu durum, Allah’ın insanlara uyguladığı bir yasası olarak nitelendirilmiştir.

 

Dikkat edilirse, Alak sûresinden bu yana sürekli âhiret inancı ve sosyal destek üzerinde durulmaktadır. Bilindiği gibi, âhirete iman insanın bir ödül ve ceza gününün varlığını kabul edip bu dünyada işlediklerinden dolayı Allah'ın huzurunda sorguya çekileceğine inanması demektir.

 

Bu inanca sahip kimseler kendi yapıp ettiklerinin yanlarına kâr kalmayacağı bilinciyle hareket ederler. Gerek özel ve ailevî hayatlarını, gerekse sosyal davranışlarını dünyanın çekiciliğine ve aldatıcılığına kapılmadan âhireti düşünerek düzenlerler. Dolayısıyla kötülüklerden uzaklaşarak üstün özellikler kazanırlar. Bu özellikteki bireylerin bir araya gelmesiyle de zulümden, haksızlıktan, her türlü kötülük ve çirkinlikten uzak kalan; adaleti, doğruluğu, dürüstlüğü, her türlü iyiliği ve güzelliği temsil eden toplumlar meydana gelir. Böyle toplumlarla dünyanın çehresi değişir; dünya da, hayat da güzelleşir.

 

Öyleyse insanların dikkatlerinin çekilmesi gereken ilk öğreti, âhirete inanmak ve inandırmak olmalıdır. Âhirete iman, Kur’ân'da zikredilen en önemli iman prensiplerinden biridir. Birçok âyette Allah'a iman ile birlikte zikredilmesi, bu prensibe verilen önemi gösterir. Bu prensip Kur’ân'ın her sûresinde mutlaka yer alır.

                                                      وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

3.       Âyet: “Ve hemen Rabbinin en büyük olduğunu ilân et!”

 

İlk vahiyden bu âyete kadar Rabbimiz kendisini “Ekrem, Yaratan ve Kalemle Öğreten” olarak tanıtmıştı. Şimdi de “Ekber [En büyük]” olarak tanıtmaktadır. Allah’ın kendisini tanıtması süreci bundan sonra da devam edecektir.

                                               وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ

4.       Âyet: “Ve hemen giysilerini temizle!”

 

Âyetin sözel anlamından, herkesçe bilinen giysilerin temizlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Zaten çoğu da âyeti böyle anlamıştır. Ancak burada da sanatsal bir anlatım söz konusudur. Sözel olarak elbise zikredilmekte fakat mecazen kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla, davranışlarıyla elbisenin içindeki kişi kastedilmektedir. Dolayısıyla peygamberimizden kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla ve davranışlarıyla tertemiz olması istenmektedir.

                                                   وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ 

5.       Âyet: “Ve hemen pisliği uzaklaştır!

 

Âyet peygamberimize şu mesajı vermektedir: “Onlar seni efsaneleştirmişlerdi. Sen onların gözünde de sağlıklı, varlıklı ve yüce ahlâklı birisin. Bu niteliklerin nedeniyle seni vahye muhatap kılıp peygamber seçtik. Sakın pisliğe bulaşma! Karizmanı, imajını lekeleme! Seni lekeleyecek her türlü işten, davranıştan uzak dur, şaibeden kaçın!”

 

Âyetin mesajını alan peygamberimiz, kendisine verilen bu emirden sonra ticareti ve kendisine çamur atılabilecek her türlü işi terk etti. Aksi halde karşıtları onun hakkında bir takım iddialar, iftiralar düzerek insanların zihinlerini bulandırabilirlerdi. Peygamberimizin Allah'tan gelen bu emre uymasıyla müşriklerin çamur atma yolları tamamen tıkanmış oldu.

Toplumsal rolleriyle önde olanların altına girdikleri risklerden biri de karşıtları tarafından üretilen imaj sarsıcı iddialara maruz kalma olasılığıdır.

 

Çağımızda birçok yöneticinin usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarıyla itham edilmesi, hatta gerçek ya da gerçek dışı suçlamalarla yargı önüne getirilmesi bize bu sosyolojik yasanın nasıl işlediğini göstermektedir. Yüce Allah yukarıdaki emriyle peygamberini uyarmakta, onu kendi toplumu önünde bu tür ithamlarla yıpratılmasını önleyecek bir ahlâkla donatmaktadır.

                                         وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ 

6.       Âyet: “Ve çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği!”

 

Yani “Sen topluma bir hizmet vereceksin. Bu hizmetlerini, iyiliklerini çok görerek başa kakma!

Bu âyet, İbn-i Mes'ûd kıraatinde “ve lâ temnün en testeksira” olarak okunmaktadır.

 menne” sözcüğü vermek ve verdiğini başa kakmak anlamına geldiği gibi, bazen “zaaf göstermek” anlamında da kullanılmaktadır. Bu nedenle âyetin “Yaptığını çok görerek zaaf, gevşeklik gösterme!” şeklinde anlaşılması da mümkündür.

 

Konunun akışı içinde İbni Mes'ûd'un kıraatinin ve bu kıraatin sağladığı anlamın daha tercih edilebilir olduğu görülecektir.

                                                           وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

7.       Âyet: “Ve yalnız Rabbin için sabret!”

 

Kur’ân'ın yetmişten fazla âyetinde geçen “sabr” kelimesi, halk arasındaki kullanımıyla acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme anlamlarına gelmektedir. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kavram daha detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır.

 

Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmaktır. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil haz almaya, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir.

 

Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. Ya da kış günü sabahın erken vaktinde kalkıp soğuk su ile abdest almak ve namaz kılmak yerine sıcacık yatakta uykusuna devam etmeyi daha cazip bulabilir. Bu gibi durumlarda insanı erdeme ve iyi olmaya sevk eden, zor şartları kolayca kabul edip gereğini yapmaya yönelten, soğukta üşenmeden kalkıp namaz kılmasını, uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

 

Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmektir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

 

Sabır, insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmektir. Bazı sıkıntıların insanın irade gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal afetler, savaşlar, savaş ortamı içinde karşılaşılabilecek ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk ve acı duyma nedenleridir.

 

Böylesi olaylar insan psikolojisinin hoşlanmadığı ve daima kaçınmak istediği durumlardır. Bu durumlar insanda maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte, bu gibi durumlarda insanın metanetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücadelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, bütün peygamberlerin de ortak bir ahlâkî niteliğidir. Peygamberlerin tevhit mücadelelerini dile getiren Kur’ân âyetleri, bize onların sabır ve sebatlarını örnek olarak göstermektedir.

 

Çünkü Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir.

 

Ancak sabrın ne olduğunu incelerken ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, haksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabretmek değildir.

 

Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.

 

İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları temin etme konusunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır. Sabır konusuna Asr sûresinde de değinilecektir.

                                    8- فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ   
                                    9- فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ 
                    10-
عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ

                         8–10. Âyetler: “Çünkü o boruya üflendiğinde, işte o gün, çok 
                                    zorlu, çok 
çetin bir gündür. Küfre batmışlar 
                                    için hiç de kolay değildir.

 

Bu âyetlerde de âhiret teması işlenmekte ve insanlar âhirete iman etmeye yöneltilmektedir.

                         11- ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً 
                         12- وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَّمْدُوداً 
              13- وَبَنِينَ شُهُوداً

               11–13. Âyetler: “Benimle, tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak! 

                 Hesapsız bir mal verdim ona... Şahitler olarak oğullar verdim.”

 

10. âyetin orijinalindeki “şühûd” sözcüğü “şâhid” sözcüğünün çoğulu-dur. Oğulların tanık oluşu, hepsinin sağ, babalarının yanında ve onun emrinde olmaları demektir. Böyle bir durum, o günün şartlarında kişiler için en büyük güç kaynağıydı.


              14–20. Âyetler:
“Alabildiğine imkânlar döşedim onun için.
                    Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor.
                    Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! 
                    O bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi.  
                    Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Düşündü ve ölçü koydu.
                   O mahvoldu, nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu nasıl bir 
                   ölçü koydu! Kendi aklına göre fikretti
[ham düşünce üretti] .

 

Son âyette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkür değil, gelişi güzel fikirdir.Tefekkür fikirden farklıdır. Eğer inkârcı tefekkür edebilseydi böyle yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi.

İleride Necm sûresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler âhiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa âhirette günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz planlarıydı.


                                                                                                DEVAMI»»
 
  Bugün 298 ziyaretçi bizimle..